Düşünceyle bulaşan coşkular

Hepimiz iki milyon yaşındayız, Jung öyle diyor. Anılarımızın, düşlerimizin ve düşüncelerimizin yaşını kimse hesaplayamıyor. Bizde hep bir başkası var, olacak, o da biziz, başkası yok. Tanpınar’la Benjamin’i anlarken bu açıdan da bakmamızı öneriyor Gürbilek.

NURDAN GURBILEK FOTOGRAF MUHSIN AKGUN RADIKAL

Ben yazar değilim. Ama yazarlar da kimin yazar olduğuna karar vermeseler iyi olacak. Beni bana seni sana bıraksınlar. Derken buldum yine kendimi. Saf okur yazarın dediğini o sanki şunu oku bunu okuma demiş gibi anlar. Saf okuru üzmek ahlaka aykırıdır. Yazar o dediklerini günlüğüne yazsın ve yayınlamasın. Okuduğum kitaptan söz ediyordum ona. Gerçek olduğunu yeni anlamaya başladığım kişiye. Ne kitabın ne onun adını vereceğim.

“Sen ne yaptın?”0000000356690-1-274x414
“Acı çektim.”
“Neden ve kaç çile?”
“Duvar’da hep başkalarını anlatıyorsun. Çok çile!”
“Hepsini uyduruyorum, senden önce bir başkası yok.”
“Bunu A’dan Z’ye düşünmem lazım. Allah’tan şu sıra Nigel’den onu okuyorum, Felsefe Okuma Rehberi’nin arkasından hemen ona başlamıştım da. Ha bu arada Felsefenin Kısa Tarihi’ni alma, onu beğenmedim… Sen ne okuyorsun?”
“George Eliot’tan Romancı Hanımlardan Hanım İşi Romanlar’ı gülerek okuyup yeniden Nurdan Gürbilek’e geçtim. Benden Önce Bir Başkası, iyi gidiyor.”
“Var mı bir başkası?”

“Hepimiz iki milyon yaşındayız, Jung öyle diyor. Anılarımızın, düşlerimizin ve düşüncelerimizin yaşını kimse hesaplayamıyor. Bizde hep bir başkası var, olacak, o da biziz, başkası yok. Tanpınar’la Benjamin’i anlarken bu açıdan da bakmamızı öneriyor Gürbilek, ya da bunu ben çıkarıyorum dediklerinden. Evet, Tanpınar 1953’te Paris’e gittiğinde Benjamin’i göremedi, çünkü on yıl önce 48 yaşında Fransa-İspanya sınırında intihar etmiş, pasajlar yarım kalmıştı. Birbirlerinden çok farklıydılar. Yakınlık duydukları yazarlar vardı ama uzlaşamayacakları da, Marx gibi.

Bu bir tarafa, ikisi de rüya görüyordu, anıları ve düşünceleriyle varolmaktaydılar; bu da diğer tarafa.”

“Daha bilmediğimiz bir sürü şey var değil mi? Birlikte anlıyoruz, anlamlandırıyoruz. Daha anlayacağımız çok şey var, iyi ki… Uykun mu var?”

“Evet, yeniden uyumak istiyorum, içinden ancak uyuyarak çıkabileceğim bir sıkıntım var. Normalim galiba. Hem belki seninkilere benzeyen düşler de görürüm. Senin Zeynep öğretmenin gibi, içinde çok sevdiğim ilk öğretmenimli, nasıl bir araya geldiklerini anlayamadığım Yıldız Kenter’li Atatürk’lü Hürrem Sultan’lı rüyalar…”

“Uyku uykunun mayasıdır. Ama dur bir dakika şunu da söyleyeyim. Bir deneme yazdım bugün. Abiler ve kız kardeş. Bir küçük paragrafı geçmedi. Güya Nigel’in Deneme Yazmanın Temel Kuralları’nda dediğini yapacaktım. İyi alışkanlıklar edinip her gün yazacaktım. Sonra zihnim diğer dediğine, aktif okumaya aktif dinlemeye kaydı. Tamam bu alışkanlık daha güzelmiş dedim ve yazmayı bıraktım. İçimi bir coşku kapladı. ‘Düşüncelerle ilgili coşku bulaşıcıdır.’ Bulaşıp kaldı. Anılar ve düşler de bulaşıcı mı? Ya arzularımız?”

Buna cevap verebilmem için yalnız Jung’a değil Draaisma’nın Düş Dokumacası’na da, hatta Borges’e de bir daha bakmalıyım. Ama bunun yerine birlikte Agamben okumayı teklif ediyorum. Çünkü o, insanlığın kaybettiği şeye vurgu yapıyor Çıplaklık’ta. Bizi bizim görmediğimiz görebilir, diyor. O’nun bakışından kaçmak birbirimize bakmaya mahkum olmaktır. Nietzsche’den başlamayan hiçbir bakış O’na dönemez, dönülmez akşamın ufkunda olduğunu fark etmeyen hiçbir aşk kaşıklanamaz. Bir yanda aşkın sihirli şarkısıyla okunmaz kıyıları diğer yanda “aşkım aşkım”lar. Biz ne ondan bundanız hem de ondan bundanız.

“Gelince anlatacaksın değil mi bunları? Otobüsle mi geliyorsun?”

Advertisements

Süpermiş

Neyse, Orhan Koçak zarif eleştiri alaşımına giderek daha fazla kalay katmaya başlıyor: Tehlikeli Dönüşler (Metis 2017). Yusuf Atılgan’a etmediğini bırakmayan, baştan beri hasetle eşitliği birbirine karıştıran sol’a demediğini bırakmıyor orada. Birikim’e yaslanıp Kürk Mantolu’ya geçiyor sonra ve bir örnek daha veriyor.

atılgan7.jpg

Dün doktora talebem mesaj atmış. Son konuşmamızı ve neler yaptığını yazıyor. WhatsApp’tan hem de, mail de atmıyorlar artık. Altında da kalpler kalpler ve daha bi sürü emoji. Allah Allaah noluyo bu gençliğe…

Onunla, ‘neden bir solcunun en sevdiği cümle “Ben solcuyum” iken bir sağcının “Ben sağcı değilim” mevzuunu dert etmeye ve incelemeye karar vermiştik. Sağdan geldiği için orayı zaten biliyor, bilmediğini öğrensin diye git sola bak dedim. “Tamam, nasıl olsa tez süresi kalkmış” diye sevindi. Bir de öptü giderken. Kalkmadığını anlatamadım. Hiç dinleme huyları yok bunların.

MESAJ MI GÜNLÜĞÜNDEN BİR SAYFA ANLAMADIM

“Sen soldan başla” dedi, “yazık onlar hiç iktidar yüzü görmedi.” Ama hocam, kültürel iktidar… “Kes!” dedi. Kızdı. Solcu galiba. O kadar da sağ çalışmıştım. Baştan başlayacağım.

Sağcıların okuma yazması olmadığı önermesini ertelediğime göre… Solcuların ciddi, nitelikli ama başıboş okumalar yaptıklarına yoğunlaşmam lazım.

Yoldan çıkmaya teşne oluşum işimi kolaylaştırdı. Harika. Orhan Koçak’ı tekrar tekrar okuyorum. Murat Belge’yi de. Yöntem belli: solu soldan eleştirenleri okuyacağım.

Birikim önemli. Dergi. Hep okurum. Kesik kesik. birikim-293x414

Harıl harıl nasıl da tetebbu ettim dediklerini. Hınç’a yazdığı önsözden başladım. Scheler’i başka türlü anlayamazdım. Sonra Klein çevirisini, Haset ve Şükran (Metis). Birden, hasud (çok hasetli) insanların ideolojik tercihlerine eğildim. Dalıp gitmişim. Sağcı dindarlarda çok görmüştüm, onları muhasede ederken (hasetleşirken) sizin de görmenizi çok isterim -solcu dindarlarınki daha sevimli.

Ardından Beckett’in Proust’u, çevirisi ve sunuşu. Orada yakaladım, iyi hoş da “(…) ama insanı taciz edecek ölçüde kılı kırk yaran, yapay ve neredeyse dürüstlükten uzak pasajlar da var. Onun hakkında tam ne düşüneceğimi bilemiyorum.” Kayıp Zamanın İzinde için tam da benim düşündüğümü söylemiş.

Yavaş yavaş birlikte düşünmeye başladık. Münafese eyledik (düşüncemizi nefisleştirmeye giriştik). Arapça’nın karşılıklılık/birliktelik kalıbını çok seviyorum. Mufaale, diyorlar ya, o! Eylem birlikteliği. Mütareke, muahede, mukabele, münakaşa: birlikte nakış işlemek; muaşaka: aşklaşmak; canım ne tatlı! Hem başka dillerden kelimeleri de yapabiliyorsun. Diyelim Türkçe sevmek, müsaveme (karşılıklı sevmek) der geçersin.

Neyse, Orhan Koçak zarif eleştiri alaşımına giderek daha fazla kalay katmaya başlıyor: Tehlikeli Dönüşler (Metis 2017). Yusuf Atılgan’a etmediğini bırakmayan, baştan beri hasetle eşitliği birbirine karıştıran sola demediğini bırakmıyor orada. Birikim’e yaslanıp Kürk Mantolu’ya geçiyor sonra ve bir örnek daha veriyor. Sabahattin Âli’yi bugünün okuru, hata ederek, “sol”dan biri olmadığı için mi seviyor? Diye soruyor. Yeni okur kitabın Berlin kısmını daha çok seviyor da çünkü. Ama emin değil Koçak, ya da öyle görünmeyi seviyor. “Yeni okurlar kitabı tastamam bu hatasından, bu sapmasından ötürü mü seviyorlar acaba -duygularının, eğilimlerinin bir sebebi olduğunu varsayarsak eğer?” Bu bana biraz yaşlı solcu/sağcı’nın yeni okuru küçümsemesi gibi geldi. Şimdilik şunu diyeyim. Çalışmamda Koçak eleştirimi dipnotta harcamak istemiyorum.

Niçe gece geç geldi

“Akademik Tarihçilik” temalı V. Tarih Çalıştayı vesilesiyle Antalya’dayım. Arada bir toplantı oturumlarından kaytarıp “Antalyalı Genç Kız”ı aramayı planlıyorum. Moderatör olarak buna hakkım var, hiç tereddüdüm yok.

an

İlk gün herkes geçen yıl Kocaeli’nde düzenlenen “Popüler Tarihçilik” temalı IV. Çalıştay’a atıflar yaptı, lafı uzatarak. Defteri çıkarıp karalamalar yaptım, birbiriyle alakasız notlar aldım, sıkıldım, gerildim, arada bir toparlandım. Girişte gençlerin elimize tutuşturduğu çantadan afilli bir yaka kartı, kalem, çalıştay programı ve bir bloknot çıkmıştı. Bloknot A4 ebadında kocaman bişey, defter demeyi tercih ederim. Ettim.

İlk kahve arasından sonra, bunu gece hatırladım, yanıma iki kişi oturdu. Dikkatim dağıldığından başımı çevirdim, iki kadınla selamlaştım ve yoğun mesaime döndüm. Yemek arası verilince ayaküzeri bir daha gördüm onları, sonra kayboldular. Müteakip iki oturumun ilkinde uyanıklar uyuklayanların fotoğrafını çekip Whatsapp’tan göndermeye başladı. Katılımcılar erkek, yani çocuk, hepsi tarihçi, yani daha da çocuk.

Akşam karnımı doyurduktan sonra odama çıktım. Yol yorgunluğuyla hava değişikliğine emekli, dul ve yetim oluşum da eklenince yapılacak en makul şey. Geçerken lobi ile fuaye arasında turist kalabalığı gördüm. Herşeye rağmen Rusların teveccühüne minnettarız. Ortama uygun ışıklandırma altında dört dansöz kıvırıyor. Peçelerinden pek farkedilmiyor ama endamlarına ve attıkları acemi küçük eskizlere bakılırsa, baktım, muhtemelen onlar da bizden değil. Aldırmadım, sebebini söyledim, yürüyüp gittim.

Oda da oda! Netice itibariyle Belek’te, Serik belediye başkanı tarihçi Prof. Dr. Ramazan Çalık’ın himmetleriyle bizlere tahsis edilmiş bir otelde kalıyoruz. Olacak o kadar. Da, başucumda böyle nefis bir nü tablo beklemiyordum. Neyse ona sonra bakarım, oda üç gün benim. Çantadan şu telefonu çıkarsam, ama önce şu defteri bir kenara koymalıyım, derken bir mektup gördüm. Zarfsız. Kadın yazısı.

Kork

Nezihicim,

Hocamla geldik dinlemeye. Sağınızdaki iki sandalye boştu. Kare plan yerleşme düzeni iyi olmuş, boşluğu gördük oraya yanaştık. Dibine ben oturdum, hocam da benim sağıma yerleşti, masaya doğru eğilip sana selam verdi. Tebessümle aldın, beni de ihmal etmedin.

Göz ucuyla baktığım düzensiz notlarının en altında “Seni seviyorum” yazıyordu, gözlerimi içe doğru genişçe açtım ve içime aldım. Bu adam, ah yazık, romantik dedim. Seni çok sevdim. Sen beni sevme, üzülürsün. Biz artık böyle seviyoruz, size benzedik, belki bilirsin. Kadınlardan kork. Bunu hak ediyorsun. Ama gene gel. Bunu da hak ediyorsun. Seziyorum.

Z.

p.s. Sana bazı sorularım var. […] Cevaplarını bir dahaki gelişinde Eylül’e bırakırsın. Butik bir kitapçıdır. Kime sorsan göstermez. Burada sadece onlar okuduğu için Ruslar için açtık.

Korkamıyorum

Z.cim,

Adın Zeynep bence, bir dükkana Eylül ismini ancak yaz sonu sonbahar Zeynep’i koyar.

Sorularına gelince, bence:

Sevgide duyguyu ancak abartarak aldığımız emsalsiz bir tat vardır. Henüz çok abartılı bir düzeye gelmesek de o tadı fark ediyor, biraz alıyor ve eli artırmak istiyorum. Aklımız da duygumuz da tam kıvamında. Az değiller. İkisinin birlikte anlaması ender rastlanan doğa olaylarından biridir.

Anlayamadığımız ise aşkın hakikati. Başka şeylerin de hakikatini deforme eden bir çağın insanlarıyız. Oysa onlardan hem bağımsız hem bütünleşik bir duygu aşk. İzah isteyen bir zihinle donanmış olmamız değil mesele. Her izah çağın kavram ve kurumlarına tâbi!

Eski akaid kitaplarında “İlim maluma tâbidir” yazardı. Aşk bahsinde ilmin bu ilkesi değişmedi. Bu çağ bildiğimiz, gördüğümüz, daha iyi anlayarak (niyeyse?) künhüne ermek istediğimiz benzersiz/kırılgan duyguyu insafsızca taciz ediyor. Aşk ilmine erişmek hiçbir devirle kıyaslanmayacak derecede zorlaştı. Etraf ciklet çiğner gibi “aşkım aşkım” diyenden geçilmiyor. Baksana.

Elimizde senin sezgi benim inanmak dediğim, aslında aynı şeyi kastettiğimizi düşündüğüm bir büyük âlem/entegre devre ve o devrenin kendine mahsus/özgün bir dili var. Lisanımıza çevirdiğimizde anlayabileceğimizi sandığımız bir dil. Ne büyük yanılgı! Devrenin dilini öğrenebiliriz, başka bir dile aktarmanın imkansızlığını baştan kabul edersek; Ted Chiang’ın “Hayatının Hikâyesi”nde (Geliş kitabının içinde) anlattığı şeye ya da hiç olmazsa Arrival filmine uyarlandığında gösterildiği kadarına eğilirsek.

Yirmili yaşlarını varsayarak söylüyorum, senin bu dünyayı şereflendirerek baharı yaz eylediğin tarihten bu yana bilimin maluma tâbi olmayan yalnızca istisnaları kaldı. Çağımızın bilimle uğraşan büyük beyinleri artık şunu çok rahat söylüyor: “O istisnalara ispatlayamasam da kesinlikle inanıyorum.” Kanıtı Olmayan Gerçekler kitabına bak istersen.

Fiziki/biyolojik izahla çözemediğimiz bu muhteşem arkadaşlığımızın başlangıcını o bilimciler de çözemiyor kısaca, ama inanıyor. Epigenler dışında her şeyi biliyoruz artık, o kadarını da bilemeyiz çünkü her yaptığı “keyfî”, hiçbir sisteme uymuyor diyorlar. Epi- bir ön ek, biliyorsun; her ne oluyor ise onu başlatan, isterse bitiren, yeniden başlatıp bitiren veya bir daha hiç bitirmeyen.

“İnanmak” diyorsun. Varlığı yahut yokluğu sadece bizi ilgilendiren o duygudan söz ediyorsun, tam da insan olmaya en fazla yaklaştığımız yerinden hem. Az daha yaklaşırsak yanacağımızı bildiğimiz kısmından. İnanmak yanmaktır. Çağımız bilimcilerinden fazlasını bilemeyiz. Kimin ne zaman yanacağına epigenler karar veriyor. Sana Kant’ın dediğini, ya da uzun uzun anlattığından ustalıkla çıkarılan yorumu, tekrarlamak isterim. Tekrarından ben de zevk alıyorum çünkü: Zaman herşey bir anda olmasın diye vardır, mekan herşey bizim başımıza gelmesin diye.

İnanıyorum.

N.

Valéry

Sabah güzel bir rüya ile uyandım. Mevzu Antalyalı genç kız olduğuna göre Tanpınar’a dokunmadan olmaz. Belli ki Valéry’nin sözünden hoşlanmış: “Velev ki, rüyalarını yazmak isteyen adam bile azami şekilde uyanık olmalıdır.” Ne kadar uyanık olduğumu bilemem. Aklımızdakiler ile gündüz, kalbimizdekiyle gece meşgulüz. Öyle görünürüz, kendimize. Geceye and olanda gündüzün aklı olmasa, ne hüznü hicranı ne iftirakı kaldırabilirdik.

“Bir şey ya romandır ya da tarih” demiş Javier Cercas, derginin biri de bu sözü kapağa taşımış, orada gördüm. Yazdıklarım hakkında karar veremiyorum, ne roman ne de tarih, ondan olmalı.

Duvar’ın istediği benim de bu vesileyle karaladığım kısa cv’ye bakılırsa tarih, ama öyle ciddi şeyler de yazamıyorum. Bildim bileli zihnime öncelikle “Tür” denilen şeyle dalga geçen yazarlar/yazılar sökün etmiştir, ondan olmalı -ya da Nietzsche’den.

Özgün değilsin

Ursula’yı birlikte büyüttük, onu da gör ama. “Görüyorum artırıyorum: Muhalefetin yaratıcı diline hayranlığımız iktidar dilsiz olduğundandır. Şeytan!”

1

‘Acı içinde bir insan için bahar havasından daha acımasızı olamaz.’

(John Banville’in sözü tahrif edilmiştir.)

“Adamın karısını çalmış lol” dedi Ezgi, gözlerini hafifçe kaldırdı, baş sabit. Ellerine nasıl da yerleştiriyorlar o telefonu? İşaret parmakları uzunlamasına iki yana dokunur gibi. Onunki gibi ince uzunsa pek de estetik görünüyor. Baş parmaklar sağa sola hızla gidip geliyor. Diğer üçler kaykılıp düşmesine dayanak. Cihazın IKEA koltukta akıllı akıllı yan gelip yattığı bu elleri hayran hayran seyrediyorum. Arkadaşına attığı tivit menşorunun son kelimesini güzel gözleriyle bana da attı -gözlüğü daha güzel diyemem. Lol.
Ama o bir İrlandalı, diyorum.

“A neymiş adı?”
John Banville. Kendine Oliver Otway Orme diye sesleniyor. Otway annesiyle babasının onu yaptıkları sokağın adıymış.
“Wouvv!”

O da öyle diyor. Orme’yse tuvalde havalı duruyormuş, ressam ya. Baykuş gözüne benzeyen O, art nouveau r, kahkahadan sarsılan omuzlar misali m, sonunda lazımlık kulpu gibi e. Öyle diyor.
“Adını yazarken en sevdiğin harf hangisi?”
İkimizin de ikinci adındaki z. Birleşik el yazısı z kadar canti bir harf düşünemiyorum. Hem ben eski harfle z’yi de severim, tek göz kirpiğe benzer.
“Nasıl bir şey?”

ERİL MİZAH

Banville’de de eril bir mizah olduğunu düşünüyorum.
“Oraya nereden geçtin şimdi?”
Ursula’dan.
“O kim!”

Le Guin. Kadınlığın icadına nasıl da geç kaldığını inanılmaz bir humoruyla anlatmayı seçmiş: 2Zihinde Bir Dalga, (çev. Tuncay Birkan, Metis, 2017.) Yetmişine geldikten sonra, şimdi seksen yedisinde; kendinden sanki icat yokmuş gibi bahsedemeyeceğine karar vermiş. Geçmişte kalan toplumsal cinsiyetinin eksik erkeklikten ibaret olduğuna değinen tarihsel bir anlatı yazmış. “Kendimi Takdim Ederim” gibi kaç kişi yazabilir ki şu acayip alemde! Artık erkek yazarlara eksik kadın olarak bakmak zorundayım. Mesele John’un İrlandalı olma boyutunu çoktan aştı.

“Bir Dekan Anlatıyor’u okuduğunda da söylemiştin bunu. Eksik kadın olduğunu fark etmeyen her erkeğin akademi için zararlı olduğunu Rosovsky’den öğrendim demiştin. Onun kendisi için yazdığı referans mektubundan, o mektubun dilinden söz etmiştin. Her hatırladığımda, onunla birlikte hani şu Hakan mıydı neydi adı, mektuplarla tarihçilik yapan arkadaşın var ya, o gelir aklıma.”

Bırak şimdi onu ve telefonu bıraktığında eline aldığın Bataille’ın Nietzsche’sini de bir dinle. Mavi Gitar’ı Volkan dediği için aldım. Bir süredir tavsiye etmiyor, o sırada okuyup sevdiği kitabın adı laf arasında geçiyordu. Asıl öyle söylenince şiddetle merak ettiğimi sezmiş olmalı.

BANVİLLE’İN GİTARI

Karısını çaldığı saat tamircisi arkadaşı Marcus bir gün atölyesinde “Çalışmak Olly” demiş, kederli kederli, “ıstırabımı unutturan tek şey çalışmak.” Olly İşte bu adamın, saatini de değil, arada bir oyalandığı karısını çalmış. Bizi bu dünyaya atıp giden ve bir daha da yüzümüze bakmayan, O her ne ise işte, ondan bilemediğimiz baksa da göremediğimiz var ya, ondan/oradan ayrıldık diye mustaribiz bence. Hırsızlık edişimiz de ondan. Ben de seni çaldım, anlıyor musun? Senin de beni araklaman ondan. Bir farkımız seni çaldığım kişiyi tanıyorum oluşum.

Sen beni arakladığın kadını tanımıyorsun. Ben de bilmiyorum, bilsem söylerdim. Üstelik. Dilimi tutamam. Ya koparsa! Adamını, cazibenin merkezkaç kişisini çok iyi tanıyorum üstelik. Berbat hissediyorum, oyalandığı şeyi çaldım. Kederinin artı değeri artık benimle. Altalık.
“O dediğin şey vardı, Arapça mıydı neydi, oradan mı okuyorsun bunları?”

Levh-i mahfuz mu? Aklıma gelmemişti ama orada da yazdığına eminim. Füsusu’l-Hikem’e ya da Plato/n’un mağarasına bir daha bakmalıyım. Şu kadarını biliyorum: muhafaza edildiğinden, (hıfz, hafıza, hâfız, hafîz, mahfuz… hepsi aynı kökten kelimeler) korunduğu için okuyamadığımız o levhada sadece kaderimiz yazıyor. Kaza işleri ise bize bırakılmış, trafik kazaları dahil. Biz yapar sonra oturur yine biz yazarız. Bütün kazaların failleri erkek olduğundan her yazdıkları simülasyondur. İnanmıyorsan Baudrillard’a sor.

“Levimaz’da Ursula da yazıyor mu?”
Dedim ya, sadece erkekler yazmış bugüne kadar. Allah erkeklere yazı işi sizin demiş; veya o salaklar öyle anlamış, ellerinin şeyiyle kadına etmediklerini bırakmamışlar. Le Guin’in ilk cümlesi “Ben bir erkeğim.” Boşuna demiyor kadınlığın icadına kadar hepimiz erkektik diye. Bir tek Woolf’u hariç tutmuş, o da “çağının fazla ilerisinde” olmasındanmış. Akıllı kadın.
“Pis erkekler!”

Ursula’yı birlikte büyüttük, onu da gör ama.
“Görüyorum artırıyorum: Muhalefetin yaratıcı diline hayranlığımız iktidar dilsiz olduğundandır. Şeytan!”
Aman da ne eril önerme. Gerçi sen özgün olmak derdinde değilsin. Ne biçim eril kadınsan.
“Mavi gitarımla sana bir ses verebilseydim eğer görürdün erili dişili.”

Kimin geçmişi?

AHMET736.jpg

Kendimi veya kendisi hakkında konuşanları anlatabilirim. Geçmiş dün bilgisi ise eğer, tarihçi de haddini bilip dünle uğraşma azmine sahipse ciddiye alırım. Ama bana geçmişi açıklamaya çalışıyorsa onu teselli etmeye çalışırım. Üzülme geçer, derim. İçinde yer almadığım tarih beni niye ilgilendirsin, dışına çıkmayı beceremiyorsam?

Geçmiş hakkında mı konuşacağız, geçmiş hakkında konuşanları mı?

Bu bir totolojik soru değil. Herkes geçmiş hakkında birkaç kelam etmek ister. Ama bir taraftan da geçip gitmiş zamanı kim nasıl konuşmuş anlatmış diye merak edenler çıkmış ve oradan bir meslek doğmuş. Tarihçilik. Birinin sorduğu soruya cevap vermek için doğup gelişmiş sonra kendi sorularına atlamış. Ayrım sanıldığı kadar keskin görünmüyor. Varsa da erkeksi oluşunda, ki var.

Sınırlarım var, ben ancak ikincisi hakkında bir şeyler söyleyebiliyorum. Çünkü geçmiş hakkında konuşabilmem için felsefe yapmayı bilmem gerekir. Bunu yapamam, rezil olurum. Kendimi veya kendisi hakkında konuşanları anlatabilirim. Geçmiş dün bilgisi ise eğer, tarihçi de haddini bilip dünle uğraşma azmine sahipse ciddiye alırım. Ama bana geçmişi açıklamaya çalışıyorsa onu teselli etmeye çalışırım. Üzülme geçer, derim. İçinde yer almadığım tarih beni niye ilgilendirsin, dışına çıkmayı beceremiyorsam?

MARGARET’IN ADA’SI

Ada’yı, Lord Byron’ın kızını, anlayabilmem kızımı anlamamı sağlamıyorsa beni niye ilgilendirsin? Faydacı mıyım? Evet. Ada, Byron’ın değil annesinin kızıydı. Mahur da benim değil asıl annesinin kızıysa ve ben bunu bir tarihsel süreklilik biçimine bağlayamıyor ve ciddi ciddi sorgulayamıyorsam niçin tarihçilik yapıyorum? Marangozluk yapsam daha iyi olmaz mı?

Tarihçi Margaret MacMillian günümüz tarihçilerinin bir çeşit “yorucu eğilim”e girdiklerini margaret21-300x196belirtiyor. “Kendilerine ve geçmişi “nasıl yarattıklarına” bakmaya başladılar.”* Demek ki tarihçiyi yansıtan soruların mahiyetinde bir değişme başladı. Artık kendileriyle ilgilendiklerini gösteren soruları öne aldılar, tarihle ilgili soruları önce kendilerine yöneltiyorlar.

Augusta Ada Byron’ın hayatı MacMillian’ın dikkatini çekiyorsa onda kendi hayat hikayesinden bir şeylere rastladığı için. Ansiklopedilerdeki Lord Byron’ın kızı olduğu kaydını es geçerek evlendiği Lovelace kontundan mevrus adıyla sadece Ada Lovelace olarak anması da ondan. Ada tarihin insanlarından biri, “Sinir sistemimdeki bazı tuhaflıklar sayesinde, başkalarının algılayamadığı şeyleri algılayabiliyorum…” diyor. Gelişkin sezgisi ve matematik zekasıyla neredeyse iki yüz sene evvel bilgisayar programcılığının ilk iki isminden biri olmuş. Fakat tarih ona aldırmıyor. Diğeri birlikte çalıştığı Charles Babbage, onu anlatıp duruyor.

MacMillian önceki iki kitabında, Paris 1919. Dünyayı Değiştiren Altı Ayın Hikâyesi’nde** ve Barışa Son Veren Savaş’ta*** sayfalarca eril hırsın dünyayı mahvetme potansiyelini anlatmıştı. Erkeğin kavga etmek için kadın bahanesine ihtiyacı olmadığını, erkekliğin didişmek için yeterli sebep olduğunu biraz da ondan öğrenmiştik. Kadınlar kavga etmek için erkeği vesile edebilirler ama dünyayı cehenneme çevirmek için birbirini yemezler. Onlar için erkeği yemek yeterli mi; erkek ne görürse yemek istiyor, başta da hemcinsini mi desem? MacMillan bu iki eserinde kendini tanımak için asıl bunu soruyor gibi gelir bana.

HAYALLER VE İHTİMALLER

Sağda solda bu ara çok okunan Harari’nin Hayvanlardan Tanrılara Sapiens’te (çev. Ertuğrul Genç, Kolektif, 2016) tarihe ilişkin dediği şeye rastlıyorum: “Neden tarih okuyoruz? Fizik veya ekonominin aksine, tarih doğru ve tutarlı tahminlerde bulunmak için uygun araç değildir. Geleceği bilmek için değil, ufkumuzu genişletmek, mevcut durumumuzun ne doğal ne de kaçınılmaz olduğunu anlamak ve sonuç olarak önümüzde akla hayale gelmeyecek ihtimaller bulunduğunu anlamak için tarih okuyoruz.”
Anlayabiliyor muyuz?

*Tarihin İnsanları, çev. Özge Akkaya, Kolektif Yayınları, 2017.

**(çev. Belkıs Dişbudak, ODTÜ, 2004)

*** (çev. Belkıs Dişbudak, Alfa, 2014)

Uzak

Mostar köprüsü. Atlayıp gitti. Huriye! Köprü’yü uçurmalarının sebebi. Eminim.

ahetnezihi736

Myra! Dedim Serap’a, ‘öyle sereserpe okunarak anlaşılmaz. Gore Vidal var elinde, toparla biraz kendini. Öyle şaşkın baktı, yine, bir deliye bakar gibi.
Kanepede. Sırtını kolçağa dayamış. Ama orası sonra belini çok ağrıtıyor insanın. Kitap, büktüğü iki dizinin arasında. İşaret parmağını zarifçe kaldırıp sayfayı çevirirken bir hışırtı geliyor. Duyduğum en güzel ses.

O öyle Ara Malikian konserine benzemez, önce bir Urfa’ya gitmek gerekir. Üç liraya aldım diye öyle muamele etmemelisin. Bir rahat bıraksan, diyor. Tamam da onu bir dönem romanı gibi okumasan, gerçeküstücü diyenlere aldırmasan, içine girsen. Kime diyorsun bunları? Herkese. Biraz da benimle ilgilenmeyi denesen, girdiğimi bir görebilsen? Ben bir müzisyenim, girilecek çıkılacak yerleri bana sorsan!

1Yine mahcup etti beni.

Ertesi gün.

Malatya’ya gitmeye ve kös kös hikaye okumaya karar verdim. Yerden üç liraya aldığım Çağdaş Boşnak Edebiyatı Antolojisi’ni açtım. Derviş ve Ölüm gibi ünlüleri atladım. Yere eğildim. Kuğulu Park’ın bulvar tarafı, büfenin önü. Bermutad yerdeki kitaplara eğildim ve iki tane seçtim. Kaç lira? Hocam siz ne diyorsanız o lira. Biliyorsunuz sizi oğlumla tanıştırmak istiyorum. Bilkent bursluyu kazanacak gibi görünüyor, sizi bir dinlesin.

Yere eğilene herkes saygı gösteriyor. Ben de ona gösteriyorum. Eğiliyorum. Hep öyle kalsam.

HURİYE

Tim Parks ayrıntıyla anlatır ya, dünya edebiyatını çevirinin insafıyla tanıdığımızı. Adını ilk defa duydum. Niyazi Alispahiç:
“Tamburumda Huriye’nin sesi [ve…] tamburum Huriye’nin sesini verdikçe, hayat ölüm kadar güzel.”

Hayat hikâyenin adıyla son cümlesi arasında olup bitenler (mi?) desek? Olmaz. 2Bitmeyenler. Haniye’dir hayat. Onunla başlar ve biter. Onun ardından başlar bitmeyen. Karışıktır biraz, bizim dışımızda görünür, oysa dışımız değil dışkımız vardır dışarıda. Her şeyi oradan toplamaya kalkarız, bile bile. İçimizdedir; tamburun sesinde resmin selindedir… Oyun havasındadır. Biliriz. Sanırız. Emin olamamaya mahkumuz.

Evli bir kadındı Haniye ve onun bir kadına ihtiyacı vardı. Haniye bir insan, onun da erkeğe. Hep aynı erkeğe değil. Birbirlerini memnun edip gittiler. Bir dükkanda çalışmaya başladı. Sahibi ölünce adamın malı mülkü sarhoş üç mirasyedi oğluna kaldı. Huriye en küçükleri. Çok hoş bir kız. Ona da kadın ihtiyacıyla yanaştı. Huriye aşık oldu, biraz da o. Haniye’den geriye kalan bilinçdışı temizliğini daha yapamadan. Kim yapabilir ki!

Mostar köprüsü. Atlayıp gitti. Huriye! Köprü’yü uçurmalarının sebebi. Eminim.

Tambur sesi geliyor. Artık köslüğü bırakmalıyım.

İçeriden ve dışarıdan Japonya!

Naomi, Makusei ve biz. Tarihten uzak antropoloji, antropolojiden uzak tarih. Çünkü insan yok.

japon736

Bu Japonlar alem. Değiller. Kimse alem değil artık.

Sevdiğim iki yazardan birer kitap okudum. Tanizaki ve Nooteboom, Naomi ve Mokusei. İlki içerden ikincisi dışarıdan anlatıyor Japonya’yı, Japon’u. Birinin eksik bıraktığını diğeri tamamlıyor. Şu kısmı sen yaz demiş gibiler. Birbilerine. Böyle ikili kitaplar vardır, rastlayınca sarhoş olursunuz. Oldum.

‘Tamamlıyor’ dememe Cees Nooteboom itiraz edebilir. Çünkü o Japonya’ya gelen bir inalcik736-191x300yabancıya görmek istediği şeyleri gösteren Japonya’yla Japonlar arasında bir ayırım yapıyor. ‘Yok öyle yağma, burada insanlar yaşıyor’ diyor. ‘Tarihsel olana takılıp kalmayın!’

Japonlar için imparatorun doğum günü kutlamasında onun hangi yıl doğmuş olduğunun herhangi bir önemi yok mesela. Batılı bu gösterişli töreni takip etmek istiyor, Japon doğum yılının önemsizliğini bir kez daha görmek. Belçikalı Arnold’un Hollandalı arkadaşı De Goede “Japonya’yı anlamıyorum ben,” diyor, “çok şey biliyorum, ne kadar öğreniyor, biliyorsam o kadar az anlıyorum.”

DERDİMİZ NE?

Romanlarında kadın erkek ilişkisinde yaş farkı leitmotivinden vazgeçemeyen, doğu-batı arasında kalmış Japon’un paradisini onun üzerinden kuran Tanizaki’nin bakışından elbette çok farklı bu. Nooteboom Mokusei’de, ünlü yazara (batıda ünlü), “Tanizaki’den bir kitap” okuyup gelen batılının orada aradığını bulması/bulamaması üzerinden dokundurması boşuna değil. Ya da yine De Goede’a söylettiği “Onlar hakkında ne garip düşüncelerim var, biliyor musun?

Bütün büyük kahramanları başarısızlığa uğramış. İnsanların fark edilmemeyi, gizlenmeyi yeğlediği bir ülkede, herkesin yaptığını yapmayan ve umutsuzca başarısızlığa uğrayan birkaç deli, kahraman oluyor.” Nooteboom’un derdi antropolojinin insanıyla, tarihsel insanla değil.

japonlar-201x300Tanizaki “Japonya kozmopolit bir hâle geldikçe harmanlanıyor, ortaya türlü türlü doktrinler çıkıyor ve hem erkekler hem de kadınlar Batı’nın moda akımlarını benimsiyor” diye giriyor lafa. Acemi okur ‘Bu ne ya!’ diye bırakabilir hemen elinden. İdeolojik okur, milliyetçi filansa, ‘Vay tam bana göre’ diye düşünebilir. İkisi de yanılır. Onun derdi, öyle denebilirse, arada kalmışlığın, tam da arada kalmışlık sanılan şeyin parodisi. Bunu güçlü humour duygusuyla yapıyor. Bizden kimseye benzetmek istemem, her okur kendi seçsin. Beni ilgilendiren şu soru: Kimden yanasın diye soran olursa Nooteboom’dan, insan tarihi dışlar, bildiğini okur.

Bir de bizimkilerin sorunlu bakışı var tabii. Kendimiz kalamadığımıza göre Japonya’ya mı benzesek? Ne biliyorsun onun hakkında? Hiç!

TARİHİN JAPONU

Meici (1868) dönemine ağzının suyu akmış Osmanlı orta yolcularından geçilmez. Bir taraftan da onların aslında Müslüman olmaya karar verdikleri rivayeti dolaşır. 1904-5 Rus-Japon savaşında ise Çarlık Rusyası hakimiyetindeki Türkleri aynı havaya giriyor. Halbuki onları çarın askerleri olarak Japonlara karşı harp ederken tanıyorlar. Silahları çok iyiymiş, ezip geçiyorlar bizi diyorlar. O halde Rusları da ezebilirler. Sevelim onları, bizi öldürseler de, çünkü bizi Rus sanarak öldürüyorlar. Bir tanısalar bir görseler ezildiğimizi, bizi severler. Hem hemen Müslüman da olurlar. Zaten dinleri yokmuş, bizimki de en mükemmeli olduğuna göre çabucak geçerler İslamiyet’e.

Oralarda da Müslüman olmaya başladıkları rivayeti dolaşıyor. Oraları, savaştıkları ülkeyi bilmiyorlar ama. Mançurya’yı Japonya sanıyorlar. Ağıtlarında, türkülerinde ve destanlarında Japonya diye anlattıkları yer Mançurya. Nereden mi biliyorum? Japonya uzmanı tarihçi A. Merthan Dündar münhasıran bu konuyu incelemiş, oradan: “Rus-Japon Savaşı’nın Türk Halklarına Etkisi: Türkü, Ağıt ve Şiirlerde Japonya ve Japonlar”, Halil İnalcık Armağanı-III, DoğuBatı, 2017, içinde.

Japonya’ya ilişkin toplumsal algımızda pek bir değişiklik yok. Knowledge’ımızı da birkaç kişiyle idare ediyoruz. Dündar onlardan biri.
Naomi, Makusei ve biz. Tarihten uzak antropoloji, antropolojiden uzak tarih. Çünkü insan yok.

Bir aforizma seç!

Geçiciye mi söylüyorsun aforizmanı kalıcıya mı? Her ikisi/biri hakkında mı?

Hedefi olmayan yolları, yolu olmayan hedefleri severim.
Georg Simmel

İtirazım kolayca tanımlanmaya, önerim hemen teşhis koyulanın dışına çıkmaya davet. Bana bir yol aforizması söyleyin size kim olduğunuzu söylemeyeyim, çünkü bilmiyorum. Söyleyeyim deseydim maksadımı aştığım oranda saçmalayabilirdim.

Criminal Law filminde genç avukat yaşlı bilge hukukçuyla konuşurken ikide bir ‘ama’lı cümle kurmuştu. Yeri geldiğinde fırsatı kaçırmamış, bir söylem türü olarak her açıklamanın arasına bir hukukçu aforizması serpiştirmişti –onu hatırladım. Cevdet Paşa’nın diliyle örneklendireyim: “Berat-ı zimmet esasdır.” (Kişi suçu ispat edilinceye kadar suçsuzdur.) “Mevrid-i nasda içtihada mesağ yokdur.” (Açık hüküm varsa içtihat yapılmaz.) “Ezmanın tegayyürü ile ahkâm da tegayyür eyler.” (Zaman/şartlar değiştiğinde hükümler de değişir, hükümler değişimi takip eder.)

Filmin hukuk adamına göre bütün bu aforizmalar, “Özlü sözler, insan beyninin ürettiği en öldürücü silahlardır.”

OLMAZSA OLMAZ MI?

Onlar olmadan, aforizmalar, özlü sözler, metaforlar… Olmadan, bunlardan medet ummadan edemez insan. Toplum birey için bir nevi yoldan şaşma, yolu bulma macerasıdır. Bir yolculukta olduğunun farkında olan, yol bulmaya çalışan, yoldan çıktıkça depresif olan, sonra yeniden arayan insan kılavuz da ister. Hedefi veya hedefleri vardır. Yolunda/yollarında gidiyordur, yürümüştür, ulaşmıştır, ama her ulaşmanın anlamsızlaşma olduğuna da takılmıştır. Hem kılavuzların karga tabiatları da vardır, ulaştığında ölmüş de olabilir. Çelişkidir bu, aşılamaz -gerekmez de. Hedefsizlikle ve ‘yol’suzlukla ilzam edilmeyi göze alarak, çelişkiyi çözmekten, onu aşmaktan vazgeçmek mümkün.

DIŞARI ÇIK

Hedef-yol repertuvarının dışına da çıkılabilir. Yollarına gül döktüğümüz hedeflerimiz kadar hedefini bulmayan oklarımızı, bir yere çıkmayan yollarımızı da sevebiliriz. Niye olmasın! Nedir ki bizden geriye kalan?

Kalan sevmek olsun. Bu dünya bir Solaris çünkü, yeni keşfedilen gezegenlere umut bağlamanın alemi yok. (Yine kelime oyunu yapmadan duramadım. Âlem: evren. Alem: işaret.) Stanislav Lem anlatmıştı romanında. Tarkovsky’den sonra Amerikalılar da çekti -gözümüz oyuncularda kaldı. “Muhayyel” seyyare ile orası-burası uzamı-zamanı. Duygu-düşünce dünyamızda yolculuklar.
Bilimle iştigal eden bilir. Bir kalabalığa hitap eder. Bulunduğu veya göründüğü yerden muhataplarında/talebelerinde yolculuk yapar -duygu ve düşünce dünyalarında. Korku, ümit, ilgi, endişe, merak, beklenti… uyandırır. Hitap ettikleri de onun dünyasında yapar benzer yolculuğu. Sürçmeler olur, her yolun yanılgısı vardır çünkü. Hele muhatabımızda olandan fazlasını bekliyorsak. Yolculukların yapıldığı bir gezegen var. Adı, metafor olarak, Solaris. Gezegen bizim mi, dışımızda mı? Bilmiyoruz. Saf bilgi var mı, varsa hangi türü için ve ne için? Bilmiyoruz. Nabokov’un dediği gibi “gerçek”, tırnağa alınmazsa olmayan bir kelime mi, ondan da emin değiliz.

İNANMAK

Aziz Augustinus “Anlayabilmek için inanıyorum” diyor. Tanpınar, “Ben Evliya Çelebi’yi inanmak için okurum” diyor. Tek ihtiyacımız inanmak. Yolculuklar yapıyor, yaptırıyoruz. Korku ile ümit arasında yolculuk yapan biziz. Sonsuz yolculuk. Safiye Erol “Dünya serapları bizi efsunla kendine çektiği zamanlar, pınar başına dönüş yolunu kaybedecek kadar uzak gitmeliyim” demişti. Solaris’imiz, çelişik duygularla çıktığımız umuda yolculukta bir son menzil de değil belki. Tek yolculu yolculuklara, akıbeti belli hedeflere ikaz pınarı. Çabuk kaybol!
Diyelim Foucault’nun… Ezoterik sarkacına da aşinayız yaptığı yolculuğun seçme yazılarına da. Ama “Aşina olunan bilinmez” (Hegel). Ama’sız yapamayız. Bu gezegende yaşayanların ilgi ve merak uyandıran, düşündüren yolculukları vardır, eserleri de.

Foucault’nun hem bir “sınır deneyim” olarak yaşadığı cinsel tecrübeyle, hem de yine bir sınır deneyim olarak gördüğünden, heyecanla iki defa yaşamaya gittiği İran’da akıbeti belli devrim yolculuklarına çıktığı da aklımızda kalsın. Bu Yolculukları değerlendiren, onun “Hayatını ve düşüncesini yönlendiren ahlak ölüme yönelik miydi?” diye soran Mark Lilla’ydı. İngilizcede olmayan bir kelime önermişti, Grekçe hubris: İnsanın mahvına sebep olan, insanı felakete sürükleyen aşırı özgüven, kibir. Lilla’nın, “Foucault’nun İçsel yolculuğunu takip etmeyi seçebilir ya da kendi içinizde bir yolculuğa çıkmaya başlayabilirsiniz,” demesi ondan. ‘Bu tip egzersizlerin, içinde yaşadığımız ve diğer herkesle paylaştığımız politik dünyaya ilişkin herhangi bir şeyi açığa çıkarabileceğini (yol/hedef repertuarının bir son halkası olduğunu) düşünmek hem tehlikeli hem de dünyanın/Solaris’imizin tamamen farklı bir öz disiplin biçimini gerekli kıldığını anlamak’ zaruri görünüyor.

AYIRMALIYIM

Evet, ayırmalıyım iki yolculuğu. Geçiciye mi söylüyorsun aforizmanı kalıcıya mı? Her ikisi/biri hakkında mı? “İnsan, iyilik ve aşk adına, ölümün düşüncelerine egemen olmasına izin vermemelidir” mi diyorsun? (Thomas Mann, Büyülü Dağ, II, çev. İris Kantemir, Can, 2002, 191. Bu çevirmenin Kantemiroğullarıyla, Dimitri Kantemir’le bir bağı var mı merak etmişimdir.)
Ama ben “Ölümlülük her şeye anlam katar veya ne varsa siler. Nasıl yaşandığına bağlı bu?” Diyorsam peki? (Saffet Murat Tura, Şeyh ve Arzu, “Doğmak ve Ölmek”ten, Metis, 2002.) O halde yine soruyorum. ‘Nasıl yaşıyorsun, söyle, çünkü ayırım yapacağım!’ Kestimesi: Distinguo ergo sum. Ayırım yapıyorum öyleyse varım.
Hedef isteyen çıkarsa buydu hedefim. Olmasın istemiştim. Bilmediğim yola davet ediyordum, güya.

Hayret Notları

Hasan Aksakal’ın Yahya Kemal okuduğuna dair emare göremedim; Türk Muhafazakârlığı. Terennüm, Tereddüt, Tahakküm, Alfa, 2017: “Başka Bir Tepeden Bakınca: Yahya Kemal’in Muhafazakâr Dünyadaki İtibarı Üzerine”, s.107-24. Şiirden de hiç hoşlanmadığı anlaşılıyor.

yahya-kemal

Bunları Melike’ye anlatmak isterdim, yazmak değil. O şimdi sınavlara hazırlanıyor. Başını kitaplara gömmeden önce sezgilerinin onu hiç hayal kırıklığına uğratmadığını söylemişti. Ben yanılırım sezgilerimde; inanmaya eğilimliyim.

En iyisi yazayım.

Hasan Aksakal’ın Yahya Kemal okuduğuna dair emare göremedim; Türk Muhafazakârlığı. Terennüm, Tereddüt, Tahakküm, Alfa, 2017: “Başka Bir Tepeden Bakınca: Yahya Kemal’in Muhafazakâr Dünyadaki İtibarı Üzerine”, s.107-24. Şiirden de hiç hoşlanmadığı anlaşılıyor. Şair hakkında uzun uzun yazmış. Ben o kadar yazamam. Okumuş anlamış olma ihtimali de var tabii, az da olsa. O takdirde bir okur olarak peşin redle okumuş anlamış olmalı. Kabul edip etmeme mücadelesi ise zor geçmiş görünüyor. Red etmiş.

1Kabulü engelleyen çoğu durumda “yazarın kişiliği” veya ideolojisi. Bu çok yaygın.

Kabul edip eleştirisini esirgemeyenler de var elbette. Tahir Abacı mesela, “anti-emperyalist perspektif eksikliği” görüyor şairde ve onunla “aynı dünya görüşünü paylaşmıyoruz” diyor. Şunu eklemeyi de ihmal etmiyor ama: “Yahya Kemal konusundaki önyargıları yıkılan tek kişi, kuşkusuz ben değilim. Ahmet Oktay, Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı adlı kitabında, zaman içinde Yahya Kemal’e yaklaşımlarını değiştirmiş şair ve yazarlardan örnekler veriyor.” Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi Tanpınar’da Müzik, İkaros, 2013.

Kanona hücum

Türk edebi kanonu denince ilk akla gelen isimler üzerine yazanların pek çoğunda onları kıskandıkları belli olan ama bunu saklamaya çalışırken sirkatin söyleyen sarkastik bir dil var. Aksakal’daki de öylesi.

Sanatçılar niye kıskanılır? Eserlerinden zevk almak varken? Zevk mi alamıyorlar? Hiçbir 2şeyden mi? Yalnızca kızdıklarının eserlerinden mi? Geriye onların adının kalacağını, her nesilde yeniden okunacağını ve yorumlanacağını ama kendilerinin unutulup gideceğini bilmekten mi? Eleştirinin ne demek olduğunu mu öğrenememişler?

Mahmut Temizyürek’le dertleşirken sordum bu soruları. Geçen gün, göçebe buluşması’nda. Onu dinlerken ‘solcular daha göçebe’ diye geçti aklımdan. Ne çok yanlış yapıyorlar. Fena yerleştiler kapitalizme. Çekilir mi o imzalar! Ömer Faruk çekmezdi. Haysiyetli adam. Melih Cevdet de. Raziye haydi haydi. Her birini Yarabıçak’la (İthaki, 2014) tanıdım, sevdim.

Aksakal’ın kitabını okurken sayfa kenarlarına hayret notları yazdım dedim Temizyürek’e, sonra tekrar odaklandım anlattıklarına. Son zamanlarda çıktı bu alışkanlık. Doktoralı, postdoc’lu kişilerin önyargılarına hayret ediyorum. “Güzel, hoşuma gitti, ‘Hayret Notları’ adıyla bir dizi yazı yazabilirsin” dedi. Nasıl da rahatladım. Şairle sohbet canıma minnet.

Aksakal siyaset bilimi doktoru, Amerika’da post-doc yapmış. Kanonun adamları üzerine (kadın yok) oradayken yazmaya başlamış. İkonaklast olmaya da yine orada karar vermiş olmalı. North Carolina bu işe uygun yer. İkinci sınıf nalburdan üçüncü sınıf çekiç almış. İlk darbede ikiye ayrılanlardan, üçe bile değil. Dökme demir güya ama hep döküm, demir eser miktar. Yenisini almış, aynı yerden. Cemil Meriç’e daha hafif vurmuş. Necip Fazıl’a daha da hafif, kıyamamış. Cesaret almış, Yahya Kemal’e bir daha girişmiş. Nafile. Tamam benzetme ucuz oldu. İyi de oldu. Yazıların zayıflığına göre “Eve Dönen Adam” fazla sağlam. Zayıf, çünkü nereden bakacağını bilemiyor.

İçki ve kadın

İçkiye çok kızgın, orasını anladık. Yahya Kemal’in bir itibarı var sanıyor ve buna hiç tahammül edemiyor, orasını da anladık. Ama iktidara niçin kızmıyor orasını anlamadık. 2008’de, Yahya Kemal’in ölümünün 50. Yılı kutlamalarını İslamcı iktidar himaye etti, destekledi. Kültür Bakanlığı kalıcı bir prestij eser neşretti: Yahya Kemal Beyatlı, 2008. Beşir Ayvazoğlu şair üzerine inanılmaz neşriyat yaptı. Onun sayesinde artık elimizde Yahya Kemal. Eve Dönen Adam. Ansiklopedik Biyografi (2008) gibi son derece ciddi bir rehber de var. İslamcı gelenek ise, bütün klikleriyle, Yahya Kemal’i tanımıyor ve sevmiyordu. Bir iktidar ve o iktidarda lazım olabileceği de gelmemişti akıllarına. Kemalistler Hattuşa’da gezerken İslamcılar Tahran’da dolaşıyordu. Osmanlı İstanbul’u iki tarafa da çok uzaktı. Sol zaten evrenseldi, geç fark etti bu işin anlamını; Abacı’nın dediği o işte. 2008’e doğru İslamcıları bu sevimsiz işe görev bilinci ve yayın puanı mecbur etti. Bir örnekle yetineyim. Hece dergisinin 576 sayfalık Yahya Kemal “Özel Sayı”sına şöyle bir bakmak yeterli –gerçi ben yetinmeyip oraya da epey hayret notu yazmıştım. Oradaki yazıları kaleme alanların hayatlarında ilk defa Yahya Kemal okumaya teşebbüs ettikleri, anlamayınca bırakıp hakkında yazılanları karıştırdıkları, onlardan da bir şey anlamayınca oturup anlamadıklarını yazdıkları belliydi. Neyse bugün artık o yüklerden de kurtuldu iktidar. Solcu okur yazarların dilinden düşmeyen “kanon” lafından da hazzetmiyorlardı zaten. Aslına döndü iktidar, Nuri Pakdil’le Kadir Mısıroğlu’na.

Aksakal o günlere kızgınlığı geçmeyenlerden biri gibi yazıyor. ‘Bu adamları andığınız için affetmeyeceğim sizi’ der gibi. “Şahsiyetini ortaya koyup azametini ispat ettiği [ne demekse?] bir örnek” bulamamış Yahya Kemal’de. Tabii ne kadar aradığı, niye aradığı belli değil bu arada. “Rindlerin Akşamı” şiirinde, “Gönül eri, sarhoş anlamlarına gelen ‘rint’lere verdiği önemi en açıkça şekilde” görüyormuşuz. Zaten adamın “dünyevi Müslümanlığa temayülü var”mış. “İçkiye düşkün(müş) üstelik.” “İşret merakı”yla “ahbaplarını zorla içkiye alıştır(mış).” “Büyü Şiir’ usul usul uyuşturucu kok(maktaymış).” “Çapkınlık”, “batakhane”, “kadın merakı” gırlaymış. “Sadece Paris’in değil, Varşova’nın da bütün pavyonlarını, batakhanelerini iyi bildiği hâlâ söylenir(miş).” Şiirlerinin konusu “erotik gerilim ve içki” ile “aşk şarabı içtiği saklı bahçeler…”miş. “Toplamı bir avuç tut(maktaymış) şiirlerinin ama “etkisi çok”muş. “Osmanlı geçmişine en güçlü referansları [o da] belki de Itrî üzerine yazdığı gürültülü [?]” şiirde imiş. Bunu Abdülhak Hâmid ve İsmail Hâmi’nin dediğini biliyorum: Müzik onların kulağına ‘düzene sokulmuş gürültü’ olarak gelirmiş, öyle tarif ederlermiş. Aksakal’a da Itrî öyle geliyor demek ki.

“Yahya Kemal’den sofu bir Müslüman çıkarmaya çalışan, onu evliyalaştırma derdiyle dertlenen bir çöp edebiyat” varmış. Onlara da çok kızıyor. Kim olduklarını bilmiyoruz; çünkü duymadık, çünkü yok. “Herkesçe bilinen ve sevimsiz ayrıntıları olan” Celile Hanım’la “aşk ilişkisi”nin, üstelik “Mina Urgan tarafından çarpıcı bir dille anlatıl(masına)” rağmen “neredeyse hiç eleştiri konusu yapılma(masına)” da öfkeli. “Edindiği şöhretle birlikte megalomanlaşmış” bir adamı nasıl oluyor da affedebiliyorlar! Eleştirilmiş de aslında ama yetersizmiş. Necip Fazıl mesela, diğer eleştirmenlere göre “cesur, hatta saldırgan ve daha da ilginç”miş (?). Çünkü onun hakkında “yüzeyselliğin şairi” demiş. Yazısını bağlarken “Yazı(sı)nın başlarında” söylediğini tekrarlama gereği duyuyor: Yahya Kemal ve onun hakkındaki “çöp edebiyatı” diye “nitelediği külliyatı doğuracak gelişmelerden Tanpınar da hoşnutsuz[?]”muş.

Sıra geldi Yahya Kemal’in “lümpen” severlerine 3

Yazarı rahatsız eden bir başka şey de Yahya Kemal’in eserlerinin Yahya Kemal Enstitüsü tarafından basılıyor olması. Onlarda “baskılarının kapağına
bakılmasıyla bile [bile?] hak verilecek bir lümpenlik” görüyor. Hele Kendi Gök Kubbemiz! “Yeşilçam’ın ucuz romantik milliyetçilik yapan filmlerinden birinden çıkmışçasına (…) ayetlerle süslü bir turkuaz miğfer(…)”! Çok kızgın çok. “Askerlik yapmamış Yahya Kemal’in naif melankolik romantizmini [zincirleme tamlama ihtiyacı!] en iyi anlatacak şey buymuş gibi…” Ve sonunda pek kederli. “Gerçek’ Yahya Kemal’den çok, kitapta var edilen ‘hayali’ Yahya Kemal’le yaşamaya devam etmemiz mukadder görünmektedir.” Oof of!

4Kantarın topuzunu “lümpen”likte kaçırıyor Aksakal. Dal sarkmadan kantar tartmıyor. Ne Özkarcı’nın soldan eleştiri diline yaklaşabiliyor ne Arslanbenzer’in ölçüsüzlüğüne. Yazar için temennim Ali Özgür Özkarcı’nın Necip Fazıl eleştirisinden ilham alması: “Muhafazakâr-Devletçi Aydının Soyağacı”, Duvar, 19, Mart-Nisan 2015, s.26-28. Bir de önüne Hakan Arslanbenzer’in Yahya Kemal’in defterini dürme niyetiyle yazdığı ama sonuçta yüzüne gözüne bulaştırdığı yazıyı koyabilir: “Türk Şiiri Sahiden Yahya Kemal Üzerinden mi Modernleşti?”, Kılavuz, 52, Aralık 2014. Yahya Kemal şiiri üzerine ise Alphan Akgül’e bakmalı: Anlamın Sesi. Yahya Kemal Beyatlı’nın Şiir Estetiği, Dergah, 2014. Aksakal, eleştirim bilimsel de olsun demiş ama en uzak da oraya düşmüş. O mevzuda temennide bulunamam, post-doc yapmadım.

Aksakal’ın Cemil Meriç, Necip Fazıl ve diğerleri üzerine yazdıklarını da okudum (anlamsız şeyler de yaparım). O sayfalara da hayret notları yazdım. Fakat onlardan bahsetmeyeceğim

Melike yay gibi gerildi oturduğu yerde, bir eli Kafka’ya gitti diğeri Cioran’a, masanın iki ucundalar. Ortaya döndü tekrar. Dil ve anlatım soru bankasının bankosundan kaldırdı başını, baktı. Arslan’a benziyor, saçları yele gibi. “Ben İstanbul’a gideceğim,” dedi, “gerçi orası da dar gelir ya…” Haklısın. Baksana Aksakal da tahsilini, doktorasını İstanbul’da yapmış.

Gazete Duvar

Mavi Yeşil

maviyesil

Eskiden olsa “taşranın sesi” diye boş bir laf ederdim. Ne taşra var ne merkez.
Rize’den edebiyatın sesi geldi. Mavi Yeşil. Pek sevindim. Dergilerin arasında bir de kitap! İçindeki yazılardan birini, “Adında Demokrasi Geçen İki Öykü”yü hemen okudum. Haldun Taner’in “Yaşasın Demokrasi” ve İlhan Tarus’un “Demokrasi” adlı hikâyelerini inceliyor yazar: Hasan Öztürk. Sağlam kalem, mevzua hâkim ve tarih biliyor. Bir okur olarak teşekkür ve tebrik bizden.

maviyesil1.jpg