Monthly Archives: December 2015

Refik Halid

BİR ROMAN KAÇ HAYATA DEĞER

Ahmet Nezihi

 

Ötelere gidişinin 50. Senesinde okuruna haz vermeye devam eden
Refik Halid’in aziz hatırasına

– Nilgün Teyzelere gideceğim diyorsun ama o ismin uydurma olduğunu biliyor musun?

“Gerçekten mi”, dedi kızım.

– Evet, Nilgün’ü Refik Halid o romanı için uydurmuştur. Okurlar, bilhassa kadın okurlar bu ismi çok sevdi. Sonra da Nilgün’ü kız çocuklarına, torunlarına ad vermeye başladı.

“Hadi ya.”

Nil bir renk adı, çivit mavisine deniyor. Gûn da renk. O halde Nilgûn’un (ya da Nilgün’ün) sözlük anlamı çivit mavisi. İsim değil sıfat. Ünlü şairimiz “Bâkiyâ gör harâb eder âhir / Seyl-i eşkim bu nilgûn tâkı” diyor. ‘Bâki, bak gördün mü sonunda gözyaşlarım sel oldu da o çivit mavisi kubbeyi nasıl da harap etti.’ İnsanın belli olmaz âhir ömründe de kubbesi yıkılıverirmiş. Refik Halid böyle bir şey yaşamadı. İkinci evliliğini kendinden çok genç bir kızla yaptı ve onunla mutlu bir ömür sürdü. Ama oraya girmeyelim, o kısım daha hoş gelebilir ama burada mevzu başka.

Hikâye 1949‘da Sedat Simavi’nin Hürriyet’te yayımlanmak üzere Refik Halid’den bir roman istemesiyle açılıyor. Bu istek imzaladıkları yılda iki romanlık anlaşmaya dayanıyor ve Refik Halid’de nasıl bir şey yazsam derdi tavan yapmış durumda. Tesadüf bu ya, tam o sıralar, kendini tanıtınca hatırlayabildiği bir eski ahbaba rastlıyor. Lafı lafı açıyor ve o ahbap bir uzak gemi yolculuğundan bahsediyor. Bir prensesle tanışmış gemide, yolculuk Hindistan’a. Prenses, Sultan Murad’ın torunu ve o diyara koca bulmaya gidiyor. Evleniyor da orada. Ama sonra, İkinci Dünya Savaşı içinde Paris’te vefat ediyor. Hepsi bu. Ama o oturuyor önce prensese bir ad veriyor, daha doğrusu uyduruyor: Nilgün. Sonra başlıyor yazmaya.

***

Roman kitap olarak 1950-52 arasında üç ciltte yayınlandı. Teklif “Osmanlı Prensesi Nilgün”dü ama Simavi’nin aklında “Türk…” olarak kaldığı, ve böylesi Refik Halid’in de hoşuna gittiği için o adla çıkmaya başladı. Ardından Mapa Melikesi Nilgün ve Nilgün’ün Sonu ciltleri geldi. Romanlar günümüze kadar defalarca basıldı. 2000‘lerin baskıları artık tek kalın ciltte. Romanın özeti vapurda romantizmdi. Kocasından ayrı yaşamak isteyen gözü kara bir kadınla onun erkek versiyonu Ömer’in hikâyesiydi bu. Aralara; hanedanın âkıbeti, gittikleri yerlerde çeşitli oyunlara alet edilmeleri ve onların sırtından hanedan mensubu numarası çekenler giriyordu. Yazarın egzotik dünyaya ilgisini, Sürgün’den sonra daha da açık ederek, yansıtıyordu diğer taraftan. Genç karısı Nihal, Ömer’de ve Nilgün’de Refik Halid karakterinin de ruhu da vardır dediğine göre hikâye daha da tatlanıyor. Nihal’in kastettiği şey kimseye eyvallahı olmayan ruhtu.

İlk süksesinde filmi de yapılmıştı Nilgün’ün. Romanla alâkası zayıftı, eleştirildi fakat romana gösterilen ilgiye hiç bir olumsuz etkisi olmadı. En belirgin etkisi ise romanla el ele verip Nilgün adını yaygınlaştırmak oldu. Hanedan içi ad koyma teamülünü Refik Halid’in bilmemesi mümkün değildi; padişah kızlarına Arapça kökenli isimler verilir, onlar da kendi kızları olduğunda bu geleneği devam ettirirlerdi. Farsça adlar cariye kökenli olanlara ayrılmıştı. Fakat Nilgün yeni, modern, sevimli ve bilinçdışı prenseslik, hatta hanedan özlemine karşılık geldi. Prensesliği, Osmanlı prensesleriyle birleştirerek yeniden sevimlileştirdi. Devir de buna hazırdı belli ki. Nilgün’ün Sonu’yla Osmanlı/Türk prenseslerine yurda dönüş affı çıkarılması, Başlangıç, aynı yıla denk geldi: 1952. Romanda işlenen Osmanlı şehzade ve sultanlarının gurbet ellerde eriyen hayatları teması kamuoyunu hazırlamış bu da DP iktidarının af tasarrufunda elini artırmıştı. Sempati duyulan yazarın da sürgünle gurbet kahrı çekenlerden olduğu, yıllar sonra yine böyle bir afla yurda dönebildiği hafızalarda tazeydi.

Nilgün’ün gerçekte kim olduğuyla ilgilenmemişti Refik Halid, bir tarafta bir yığın meşguliyeti vardı diğer tarafta yaratıcı muhayyilesi için ilave malumatın gereksizliği. İşin aslını sonradan öğrenmişti. Gerçek olayla daha sakin vakitlerinde ilgilenebildi. O arada romanı/ları iştiyakla takip eden saf ve düşünceli okurlar ellili yaşlarını süren romancıya, prensesin kim olduğunu soran ondan itiraf bekleyen mektuplar yazdılar. Sabırla bekledi ve Nilgün’ün kim olduğunu son cildin neşrinden iki sene sonra açıkladı. Sonunda okurlarının “arzularını yerine getirme(ye)” karar vermişti. “Rahmetle anmak vesilesini bulduğuma memnun olarak hakikî prensesin hüviyetini bildireceğim, bunu bilâhare öğrendim.”

Vapurda birlikte seyahat ettiği prenses, V. Murad’ın torunu Selma Hanım Sultan’dı. Refik Halid bu ismi Avrupa’da geçerli hanedan protokol kurallarına göre zikrediyordu: Prenses Selma. Osmanlı protokolüne göre Selma Hanım Sultan, Beşinci Murad’ın kızı Hatice Sultan’la Damad Rauf Beyefendi’nin evliliğinden olmuştu. Padişah kızları Sultan, kızlarının kızları Hanım Sultan unvanı almaktaydılar.

1924 sürgünü üzerine Hatice Sultan diğer çocuklarıyla birlikte on üç yaşındaki Selma’yı da alarak Beyrut’a yerleşti. Hanedan mensupları saray dışındaki hayat tecrübesinden mahrumdu. Erkekler ne iş bulur ve o işi ne kadar öğrenebilirlerse ancak o kadar yapabildi. Kızlara ise Mısır yahut Hindistan prensleri (mihraceler) talipti. Bu bazen o diyardan gelen bir haberle mümkün oluyordu. Refik Halid’in “Rivayete göre afacan bir kızmış” dediği Selma Hanım Sultan’ın yirmi beş yaşında evlenmek üzere çıktığı seyahatin arkasında böyle bir geçmiş vardı.

Prenses yaşadıklarının ne kadarından söz etmişti ahbaba, eski ahbap Nilgünleşen Prenses Selma’nın anlattıklarından ne kadarını nakletmişti Refik Halid’e? Bilmiyoruz. Hatırında ne kalmışsa o kadar veya bir kısmını mahreme alıp kalanını anlatmış olabilir.

Nakleden Osman Aykut dinleyen de Refik Halid’di. Onunla yıllar önce Halep’te tanışıp görüşmüştü. “Uzun boylu, asil çehreli –ne karın ne kalça- filiz, fidan gibi, daha makbul bir tâbirle tığ gibi bir delikanlı.” Bugün ne çok değişmişti: “Şimdi parmağındaki iri ve acayip taşlı yüzüğü, göbeğinin üstünde katmerlenen gabardin pantolonu, Frenklerin ‘cirard’ dedikleri haykırıcı ve göz kamaştırıcı kravatı, bütün eşkâli ve haddinden fazla şişkinliği ile kalantor bir kuyumcuyu andır(makta).” Bu tipleri ilginç bulduğu için ayrıca sevdiği anlaşılan Refik Halid Nilgün’ünü ona, Osman Aykut’a ithaf etti.

Aykut, Meclis-i Maliye azasından Muhittin Bey’in oğluydu. Ama Kılıç Ali’nin oğlu Altemur Kılıç, annesinin üç kardeşinden biri olan Osman dayısını anlatırken başka sırlar da veriyor: “Ailenin problemli çocuğu, İngilizlerin ‘Black Sheep’ yani Kara Koyun dedikleri, hemen hemen her ailede rastlanan problem evlatlardan. Gençliğinde haşarılıkları ve bazı yolsuzluk olaylarıyla babasına çok çektirmiş hatta aileye damat giren babamı da [Kılıç Ali’yi] üzmüş. Amma şeytan tüyü varmış, yakışıklı olduğu için bol gönül maceraları geçirmiş. Türkiye’de barınamayacak hale gelince de, galiba babamın zoruyla da, memleketi terk etmiş. Avrupa, Avustralya ve nihayet Hindistan’da maceraperest bir hayat yaşamış, evlilikler yapmış.”

Ve işte sırrımız. “Bir Osmanlı prensesi ile macerası olmuş. Refik Halit’in Nilgün romanının kahramanı o!”

Dayı bu sırrı Refik Halid’le paylaşmış olabilir olmayabilir. Onun açısından değerli olan Osman Aykut’u (ve anlattıklarını) ilgi çekici bulmasıdır. İki “afacan”ın, varsa bile, ‘gerçek’ gönül macerasını anlatmak değil.

Selma Hanım Sultan talibi Seyyid Hüseyin Sâcid’le 1938’de Hindistan’da evlendi. Sâcid, Kutvâre (Kotwara) nevvâbı, yani hükümdar nâibiydi. Hanım Sultan bir sene sonra ondan hamile kaldı. Doğum için ülkenin sağlık şartlarından endişe ettiğini ileri sürdü. Asıl niyeti, boşanmasa da, onu terk etmekti. Nevvâb ona bu imkânı verince haremağası Zeynel’le Paris’e gitti. Kenize (Rajkumari Kenize de Kotwara) adı verilen kızını burada dünyaya getirdi. Ardından rahatsızlandı ve kızı henüz bir buçuk yaşındayken, muhtemelen doğum sonrası zatüreeden, yirmi yedi yaşında öldü. Sene 42’ydi, baba Hindistan’da, Fransa Nazi işgalindeydi. Zeynel hastanede anne-kızın başında beklemişti. Hanım Sultan’ın vasiyetine uydu; babaya çocuğun ölü doğduğunu, karısının da geçirdiği rahatsızlıktan kurtulamayarak öldüğünü bildirdi. Sonra prensesi kucağına alıp tarafsız ülke İsviçre Büyükelçiliğine götürdü. Kimsesiz çocuklar buraya bırakılıyor, oradan yetimhanelere dağıtılıyordu. Zeynel’den Kenize’nin kim olduğunun öğrenen elçinin eşi onu dağıtım dışı tuttu ve savaş sonuna kadar bir yaşındaki oğluyla birlikte büyütmeye karar verdi.

Savaş bitince ebeveynin tayini çıktı. Venezuela’ya Kenize’yi de götürmek istediler. Ama önce onu evlat edinmeleri gerekiyordu. Baba Sâcid (artık Kotwara mihrâcesi Hüseyin) Hindistan’da bağımsızlık mücadelesi veren bir hanedanın aktif üyelerindendi. Evlatlık izni isteyen mektuba red cevabı verdi. Şaşkındı, yaşadığını öğrendiği kızını en kısa zamanda alıp götürecekti. Ama yetişemedi.

Bu ikinci geç kalmaydı. Selma Hanım Sultan Paris’e geldiği günlerde bir gün kuzeni Orhan Efendi (II. Abdülhamid’in oğlu Abdülkadir Efendi’den torunu) ile karşılaşmıştı. Orhan Efendi’nin ülkeden ülkeye, şehirden şehire hareketli bir hayatı vardı. Doğum ve ölüm haberini Paris’e tekrar döndüğünde alabilmiş ve doğru elçiliğe gitmişti. (Bu yönlendirme o yıllarda Hanedan Reisi olan II. Abdülmecid tarafından da yapılmış olabilir.) Onlara, üzerinde Osmanlı Prensi yazan kartvizitini uzatmış ve kendini “De la part de la princesse morte” (Mütevaffa prensesin yakîni) olarak tanıtmıştı. Fakat ebeveynden değildi ve Kenize’ye sahip çıkmak için geç kalmıştı. Elçi ailesi çocuğu rahibeler okuluna teslim ederek ülkeden ayrıldı.

Babasının adamları ellerinde belgelerle okulun tek yatılısı Kenize’yi almaya geldiler. O zaten burada yalnızlıktan bunalıyordu. Fakat rahibeler gelenleri her defasında atlatmayı başardı. Küçük kızı Müslümanlara teslim etmemek için sakladılar, kaçırdılar, taşra kasabalarına gönderdiler; sonunda babayı yıldırdılar. Okul çağına geldiğinde de Fransa’da yaşayan Belçikalı bir aileye verdiler. Bir yıl sonra başka bir aile aldı ama onlarla da olmadı. Ergenlik çağından itibaren, rahibelerin himayesinde, hayatını kendi kurmaya karar verdi.

Uyumlu bir çocuk olduğu halde ne aileleri ne okulları kabullenebilmişti. Onlar için doğru olan ailenin iki tarafıyla da ilgisini keserek büyümesi; din, dil, kültür bağlarını yaşadığı ülkeyle kurmasıydı. Kenize’ye göre ise asıl yanlış tam da buydu. Üniversiteyi bitirdi, başarılı olduğu işlere girdi ve bu arada adı Fransa’nın önemli gazetecilerinden biri olarak anılmaya başladı. Sıra gelmişti annesini ve 21 yaşında buluşabildiği babasını tanımaya. Birer roman kahramanı yapacaktı onları. Orhan Efendi elçiliğe gelerek kendini takdim edişini ona yıllar sonra anlatmıştı. İlk romanının adı o söz oldu: De la part de la princesse morte. Sonuçta o da annesinin sadece yakîni olabilmişti.

Selma Hanım Sultan’ın hayatlı-sanatlı romanı Fransa’daki ilk neşrinden (Kenizé Mourad, De la part de la princesse morte, Paris, Éditions Robert Laffont,‎ 1re éd. 1987, 600 p.) bu yana başta Fransa olmak üzere 40’tan fazla ülkede defalarca basıldı. 30’un üzerinde dilde yayınlandı, milyonlarca okuyucuya ulaştı. Orijinalinden dört sene sonra Türkiye’deki ilk yayıncısı Türkçe çevirisini neşrederken bir anlam ifade etmeyeceğini düşünmüş olmalı ki o adı Saraydan Sürgüne yaptı (Çeviren Esin Çelikkan, Çeviriyi gözden geçiren Saman Helvacıoğlu, İsis, İstanbul 1990). Yeni adla birlikte onun, Kenize’nin, arkasındaki bütün hikâyenin de gittiğini fark etmemişlerdi. Bu ad müteakip baskılarda da yapışıp kaldı. Son baskılarına kadar (Kenize Mourad, Saraydan Sürgüne, Çeviren Nuriye Yiğitler, Everest, İstanbul 2014) geçen sürede romanın önce çevirmeni değişti; sonra, daha mühimi, yazarın adı. “Murat” evvela Murad’a ardından Mourad’a evrildi. Fransız transliterasyonunu tercih etmeleri anlaşılabilirdi, ama o takdirde adı da ona uydurmak, yani aksanlı yazmak, Kenizé demek gerekirdi. Aldırmadılar. Babanın anlatıldığı romana da yazar adı öyle kondu (Kenize Mourad, Bir Devrimin Ruhu: Begüm, Çeviren Didem Nur Güngören, Everest, İstanbul 2014). Oysa bütün bunlar olurken V. Murad’ın torununun kızı Kenize Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmuş, verilen nüfus cüzdanıyla adı soyadı Kenize Murad olarak tescil edilmişti.

Bu anlatılanların hepsi ayrıntı olabilir. Belki bizim bilmediğimiz yalnızlık ve kimsesizliği Kenize’nin kenz’inin açılmasına vesile olmuştur, işin orasına bakmak yeterlidir. Neden olmasın.

Vâsıl olmaz kimse hakka cümleden dûr olmadan

Kenz açılmaz şol gönülde tâ ki pür nûr olmadan

Şems-i Azîz

***

Refik Halid’in mizacı dostlarının sırlarını muhafaza etmeye eğilimliydi. Osman Aykut’un hayatını romanlaştırmayı düşünmemiş olamaz. Bugün olsa, yeğen Altemur Kılıç’ın yukarıdaki tasvirini tamamlayan kısacık ilaveyi de alır, kurguyu tamamlar ve bir koca cilt de onun için yazardı: “Annemler ondan zaman zaman haber ve bazen de para alırlardı. Kalküta’da Bara Club diye bir kulüp işlettikten sonra 1946 yılında, elinde bol para, İstanbul’a geldi. Kendisini o zaman tanıdım. Çok renkli ve değişik bir insandı. İstanbul’da Necmettin Molla’nın Cihangir’deki konağını kiralayıp bir otel açtı. Bir hanımla evlendi ve adeta rüzgâr gibi geçip birdenbire Avustralya’ya gitti. Kalbinden rahatsızdı, bir süre sonra orada öldüğünü haber aldık. Kim bilir belki bir yerlerde çocukları ve torunları yaşıyordur!”

En azından bir film senaryosu olabilecek Aykut’u bıraktık diyelim. Peki 1954’te çekilen Nilgün filmini, Erika Remberg’le Cüneyt Gökçer’i hatırlayarak, Refik Halid’i bir daha yad etsek. Sonra şimdi de onun, Kenize Murad’ın filmi yapılsa desek… “Afacan” annenin sakin kızı Kenize şahsi hayatında dingin. Dışarıya karşı zarif ama cesur ve mücadeleci. Mizacını babadan almış olmalı. Godard sinema ‘ne hayat ne de sanattır, ikisinin arasındadır’ diyor. Adı Godard’la anılagelen Anna Karina Kenize’yi alsa ve hayatıyla sanatından şöyle ikisinin arasında bir film yapsa. Hatta aynı yaşta (75) olduğu Kenize’yi kendisi oynasa, afişte de, Nilgün gibi, bizden bir ad olsa… Lafı uzatırsak Osman da oynasa, o da ‘Benim ve annenin bütün afacanlıklarımız seni bulmak içindi, gel yaşlarımıza değil yarına bakalım; fırsat buldukça Refik Halid okumayı da ihmal etmeyelim’ dese…

Vazgeçtim, melodram oldu. İşi ehline bırakmalı ve yeni bir “Hadi ya” ile daha uğraşmamalı.

_______

Aklımda kalanları bir dahi tahkik, tashih ve tevsik ile teyid eylediğim kaynaklar: (Terkibi bunlarla yaptım. Gerisi benim. Kızım anlamadıklarını sorsun.)

Aktaş, Şerif. Refik Halit Karay, Akçağ, Ankara 2004.

1973’te Kaya Bilgegil danışmanlığında hazırlanan Refik Halid konulu ilk doktora tezinin otuz yıl sonra, esasa ilişkin herhangi bir müdahale olmaksızın, kitaba dönüşmüş hali. Nilgün’ün özetinin de özetini çıkarırken, hiç numara çekmeden, buradan faydalandım (s.151-5). Aşağıda künyesini verdiğim son doktora tezi de (Ünal 2013) roman özetlerini oradan almış. Alırken Aktaş’ın cümleleri de bozulmuş ama. Son yıllarda sık rastlanan bu çeşit nakiller çok dikkat çekmeye başladı. Bir de, hanedanın sürgünü Aktaş’ta 1922, kırk sene sonra Ünal’da da 1922; 1924’ü niye beğenmiyorlar acaba?

Ayda, Adile. Böyle İdiler Yaşarken… (Edebî hâtıralar), ?, Ankara 1984.

Nilgün’ü gazetede tefrika edilirken okumakta olan Ayda bir gün hazır yazarını bulmuşken ona romanda tasvir ettiği ülkeleri gezip görmüş olduğunu sanarak saf okur soruları soruyor (s.116-7). Görmedim, turistik broşürlerden okudum diyor Refik Halid. Karısı Nihal, kocası zor durumda kalmasın diye, sonra da kütüphanelere gidip araştırmalar yaptığını ilave ediyor. Ayda’nın mukabelesine bugün kim olsa güler: “Ben ki hiç okumadığını zannediyordum!” Hilton toplantılarına kimse eşini getirmezken Refik Halid’in her defasında genç ve güzel karısı Nihal’le geliyor olmasını kıskandığı tam da bunu derken öyle belli oluyor ki.

Döndaş, İnci – Ali Serim (Haz.). Hürrem Sultan’ın Torunları. Osmanlı Hanedanının Kadınları Anlatıyor, Doğan, İstanbul 2013.

Kenize Murad’ın kendini kendi gibi anlattığı sayfalar gördüğüm en iyi kaynak (s.51-75). Bu hazırlayanların başarısı.

Grafton, Anthony. Dipnotlar*. *Merak uyandıran bir tarih, Çeviren Fatma Acun, TTK, Ankara 2012.

Bu kitaba referans gerekçem yazdığım keyfî notlara meşruluk kazandırmak içindir.

Karay, Refik Halid. Bir Ömür Boyunca, Haz. Yusuf Turan Günaydın, TTK, Ankara 2011.

İçinde, ilk olarak Panorama, 3, Temmuz 1954, s.10-11’de yayımlanan “Nilgün’ü ilham eden prenses kimdir?” yazısının da yer aldığı aynı adlı hatıraların en makbul neşri.

Karay, Refik Halid. Nilgün, İnkılâp, İstanbul 2010.

Nilgün’ün tek ciltte toplanan son baskısı bu. Hem artık sadeleştirmesiz de yayınlanabiliyor.

Karay, Refik Halid. Pek İyi Hatırlarım. Memleket Yazıları 5, Haz. Tuncay Birkan, İnkılâp, İstanbul 2014.

Nilgün’ü ilham eden prenses kimdir?” bu kitapta da yayımlandı (s.591-6). Refik Halid’in muhtelif gazetelerde kalmış yazılarını toplayıp her birini bütünlük teşkil edecek şekilde farklı başlıklarla yayına hazırlayan Tuncay Birkan büyük ve değerli bir işe soyundu. “Memleket Yazıları” serisinden şimdiye kadar 11 kitap çıktı, arkası da gelecek. Bu arada Refik Halid’in Ay Dede yazıları da kitaplaştı ve aynı yayınevinden 1922, 1948 ve 1949 yan başlılarıyla çıktı: Haz. Mustafa Apaydın, 2013-14.

Kılıç, Altemur. Kılıç’tan Kılıç’a. Bir Dönemin Tanıklığı, Remzi, İstanbul 2005.

Kılıç’ın tarihçiler ve biyografi meraklıları için pek faideli hatıraları. Dayısı Osman Aykut’u sempatiyle anlatması çok hoş (s.65).

Kıvanç, Halit. “Erika Remberg Nilgün’ü Beyaz Perdede Canlandırıyor”, 20.      Asır, 74, 14 Ocak 1954, s.13.

Haber hem Halit Kıvanç’ın kaleminden çıkması hem de Türkiye’de o devir erkeğinin “Şahane” güzel kadın algısını aksettirmesi bakımından önemli. Remberg’e göre (1932-, o sırada 23 yaşında) Türkler vaktin kıymetini bilmeyen, mizahsız yapamayan insanlar. Kadınları şişman erkekleri kıskanç. İstanbul cennet; pilav, lokum, börek (adlarını Türkçe söylemiş) harika. O bile kısa sürede şişmanlamış.

Öztuna, Yılmaz. Devletler ve Hanedanlar, II, Türkiye (1074-1990), Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara 2005.

Osmanlı hanedanının en ayrıntılı jenealojisi bu eserin ikinci cildindedir. Toplam beş ciltlik böyle bir eseri bir daha kimsenin hazırlaması mümkün görünmüyor. Bu son baskının kıymeti ayrıca bilinmeli.

Osmanoğlu, Osman Selaheddin. Osmanlı Devleti’nin Kuruluşunun 700. Yılında Osmanlı Hanedanı, İSAR, İstanbul 1999.

Murad’ın torununun oğlu Ali Vâsıb Osmanoğlu’nun oğlu Osman Selaheddin Efendi’nin özel merakı ve titiz çalışması ile Osmanoğulları için hazırlanmış en muteber ‘Kim Kimdir’ rehberi.

Ünal, Yenal. Yakın Dönem Türk Tarihinde Refik Halid Karay, Yeditepe, İstanbul 2013.

Karay üzerine yapılan son doktora tezinin kitap olarak neşri. (Danışman Kurtuluş Kayalı, Refik Halit Karay’ın Eserlerine Yansıyan Düşünce Dünyası, AÜ SBE, Ankara 2012: https://tez.yok.gov.tr/UlusalTezMerkezi/tezSorguSonucYeni.jsp, erişim 29.10.2015).

Refik Halid’in gazete ve dergilerdeki yazılarının dökümü tezin ekleri arasında.

http://www.uludagsozluk.com/k/nilgün/, erişim 29.10.2015.

Sevgili sanal dünyamızın Uludağ Sözlük muteber müelliflerine nazaran Nilgün birkaç sene evveline kadar Türkiye’de en çok kullanılan 132. isim. Müellif, merak eden olursa diye, Amerika’daki sıra karşılığını da veriyor: Nicholas.

https://tr.wikipedia.org/wiki/Kenize_Murad, erişim 29.10.2015.

https://fr.wikipedia.org/wiki/Kenizé_Mourad, erişim 29.10.2015.

Kenize Murad’ın ansiklopedik biyografisi için kısa ama faydalı malumat bu ikisinde. Türkçe Wikipedi’de yakın zamana kadar bu kadarı da yoktu.

http://www.yenisafak.com/yenisafakpazar/prenses-nilgun-yeniden-aramizda-269991, erişim 29.10.2015.

Refik Halid’in eserlerinin, ve bu arada Nilgün’ün, uzun süre sonra yeniden yazarın orijinal diliyle yayımlanabiliyor olmasına sevincini dile getiren yazılardan biri.

http://www.glamourgirlsofthesilverscreen.com/show/696/Erika+Remberg/index.html, erişim 29.10.2015.

https://www.tumblr.com/search/erika%20remberg, erişim 29.10.2015.

https://de.m.wikipedia.org/wiki/Erika_Remberg, erişim 29.10.2015.

Nilgün filmi için Türkiye’ye geldiğinde İstanbul ve Ankara’da toplam dokuz ay yaşayan Erika Remberg’in hayatı, filmografisi ve fotoğrafları için en iyi dijital kaynaklar.

 

Advertisements

MARDİN’DE BİR “YABANCI”

MARDİN’DE BİR “YABANCI”*

A. Nezihi Turan**

14 Kasım 2015 Cumartesi 18:30

Dün 13:00’te girebildik Mardin’e. Nusaybin’de sokağa çıkma yasağı olduğundan TIR’ların ve bütün büyük arabaların geçişi Mardin istikametine çevrilmişti. Anayol girişi tıkalı olduğundan Buherke köyü tarafındaki eski yoldan girenleri takip ettik ve cezaevini geçerek şehre vasıl olduk.

Niye (iyi ki) geldim buraya? Çünkü çok özlediğim Nejat Göyünç hocamı anmak ve onu burada aramak istedim. Babasıyla ilgili hatıralarımı yazmamı isteyen Armağan Ekrem Göyünç de vesilem oldu. Hepimiz bu dünyanın “Yabancı”sıyız. Burada geçirdiğimiz sürenin anlamı biraz da ruhumuza dokunan eller iledir.

İkinci gün cumartesi, önce Metin Ezilmez’in çarşı içindeki kuyumcu dükkanında Metin’in dayısı Suphi Çilli’yle tanıştık ve hasbihal ettik. Sonra birlikte “Kuyumcular Restaurant”ın lokaline çıktık. İkinci kattaki geniş teraslı lokale taş merdivenden ancak birer kişi çıkılabiliyordu. İçeride çuha örtülü yuvarlak büyük masalarda yaş ortalaması 60 olan erkekler okey ve iskambil oynuyorlardı. “Nejat Göyünç’ü tanıyan var mı?” diye seslendi Suphi Bey. Bir bey heyecanla kalktı yerinden ve “Ben tanıyorum, Nejat Göyünç’ün öğrencisiyim” dedi. Nasıl sevindiğimi anlatamam. Hocamın 51-54 yılları arasında tarih öğretmenliği yaptığı Mardin’e geliş sebebim buydu. Onun 60 sene önce burada bıraktığı izleri aramak için buradaydım. Daha dün gelmiştik ve işte bugün Nejat Göyünç’ün, hem de kanlı canlı izini bulmuştum. Hangi iz bir insandaki kadar değerli olabilir ki!

Bir boş masaya hemen oturduk. Gaziantep’ten yola beraber çıktığımız arkeolog öğretim üyesi arkadaşım Eyyüp Ay, İstanbul Bakırköy’de kuyumculuk yapan Suphi Bey ve hocamın 50’li yıllardan öğrencisi Mehmet Artık Bey. Üçü de Mardinli. Suphi ve Mehmet Beyler yıllar sonra karşılaşıyorlar, Eyyüp ve ben ise onlarla o gün tanışıyoruz. 15-20 dk. sonra karşı masadan birisi daha kalkıp geliyor. Tanıştırıyorlar, Derviş Bey! HDP’li. Kontrolü ele alıyor. Mükrim de, yiyip içmemizle yakından ilgileniyor. Ama asıl istediğim konu ve kişilerle konuşmalarım bundan sonra onun insafının elverdiği ölçüde gerçekleşecek.

Mehmet Vedat Artık. Hocamın Mardin Lisesi’nde üç yıl okuttuğu talebesi. 34 doğumlu, 81 yaşında ama yaşından en az on yıl genç görünüyor. İnce uzun boylu, yakışıklı, zarif giyimli bir adam. Ben 57 yaşındayım ve hocamın 90-93 yıllarından (gayri resmî) doktora talebesiyim. Kırk sene arayla öğrencisi olmuş iki kişi Mardin’de bir lokalde oturup birlikte hocamızı yad ediyoruz. Yan tarafında kalan birini işaret ediyor:

“Şu köşedeki yaşlı, Zeki abi. Onun kardeşi vardı, Metin, o da Nejat hocanın talebesi, hakimlik yaptı sonra. Bir gün onunla tavla oynuyoruz. Eskiden hocalar çıkıp kontrol ederdi kahveye giden öğrenci var mı diye. Benim yüzüm kahve kapısına karşı. Bu dediğim arkadaş, Metin, şimdi İstanbul’da avukatlık yapıyor, Metin Yıldızoğlu, düşeş attı, eyvaah dedim. Ben hocayı gördüğüm için eyvaah demiştim. O görmemişti. Yahu, dedi, on defadır sen kazanıyorsun, ben bir defa düşeş attım kızıyorsun. Nejat hoca geldi kulağımdan tuttu ve ‘Kalkın bakalım düşeşin zamanı değil şimdi’ dedi. Bu anımı unutamam. Buradan giderken ağlamayan talebesi kalmadı, kendisi de ağladı. Çok güzel ve samimi bir insandı. Talebelerini mutlaka evine yemeğe davet ederdi. O da giderdi; Ekremlere giderdi, bize gelirdi… Mardin’i onun kadar seven bir hoca daha görmedik. Tertemiz bir insandı. Gözlükleri, konuşması, anlatış tarzı… O kadar güzel, o kadar zarifti ki! ‘Bir oğlum daha olursa onun adını da Mehmet koyacağım’ derdi. Sporu, bilhassa futbolu çok severdi, burada maçları hiç kaçırmazdı. Lisedeki takımı da o kurdu. Böyle insanlar çok az bulunur.”

thumb_IMG_1220_1024 kopya

Bu fotoğrafı hatırlıyor musunuz (msmardin.blogcu.com) diye soruyorum Mehmet Artık’a. “Evet hatırlıyorum, müsamereydi bu, ama maalesef göremediğim için kim olduklarını seçemiyorum, iki ay sonra 82’ye basacağım” diyor, “dört sene evvel aldığım gözlük yetmiyor.”

Babasının maddi imkanı olmayınca, beş kardeşini okutma sorumluluğu ona kalmış, bu yüzden de geç evlenebilmiş zaten.

“Yakın akrabalarım arasında üniversite mezunu olmayan sadece ben varım, kardeşlerimin hepsi, ve iki çocuğum var onlar da, üniversite mezunu. Kardeşlerimden Cemal avukat, onun küçüğü veteriner, diğerleri öğretmen. Hiç biri beni unutmadı, bugün canlarını istesem yok demezler. Allaha şükür!”

Üstlendiği sorumlulukla gurur duyan Mehmet Ağabey liseyi bitirince zabıt katibi olmuş. Cumhuriyet ilkokulu başöğretmeni Gani Taşkent’in teşvikiyle Mardin tarihini araştırmaya başlayan Göyünç’ün notlarını da memuriyeti sırasında o daktilo etmiş. “Markası Olivetti idi” diyor. Kardeşi Lütfullah İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nü kazanınca bu defa da o öğrencisi olmuş hocanın. Bu muhtemelen Göyünç’ün Almanya’da doktorasını tamamlayıp İstanbul’a dönmesinden sonra oluyor. Lütfullah’la hem hoca-talebe hem ahbap olmuşlar. Tanıyanlar bilir, hoca sevdiklerini evinde de ağırlar.

Mardin’in kültür, sanat, basın ve sporda çok canlı olduğu yıllar. 47’de başlamış canlılık; 52’de zirveye çıkmış, 54’te inişe geçmiş (Süavi Aydın, K.Emiroğlu, O.Özel, S.Ünsal, Mardin. Aşiret-Cemaat-Devlet, Tarih Vakfı, İstanbul 2000, s.399). 1950-55 arası şehir nüfusu 20-25 bin. Tarım alanlarıyla bütünleşik şehir yapısının devam ettiği yıllardan söz ediyoruz. Mardin Artuklu Üniversitesi Sosyal Tesisleri’nin terasından aşağıdaki geniş ovayı eliyle işaret ederek gösteriyor Eyyüp, “Bak burası Berriye, buradakiler havass-ı hümayun köyleridir” diyor. Onun bu tarifinin arkasında gerilerden gelen yüzyılların birikimi hissediliyor. “Berriye” burada hem yayla, ova (verimli arazi) hem de çöl (verimsiz toprak) anlamında kullanılır. Mardin’i de kapsayacak şekilde Diyarbakır’dan Çemişgezek’e (Tunceli/Dersim) uzayan bölge Osmanlı hakimiyetine girdiğinde “Diyarbekir Eyaleti” kurulmuş ve bu eyalete 12 sancak bağlanmıştı. Bunlardan biri de “Berriyecik” idi ve Urfa’nın Viranşehir’i ile Mardin’in Derik’ini içine alıyordu. Eyyüp’ün kastettiği “Berriye” Mardin’in mümbit arazisinin bulunduğu ovaydı.

50’lerde Kürtlerin de yavaş yavaş şehre gelmesiyle renklilik artmaya başlamış. Şehirli yerleşik kültür önce yadırgamış onları ama ardından temessül etme tecrübesiyle kolayca içine almış. 60 yıl sonra bugün ise Mardin, 800 bin nüfusuyla Türkiye’nin en kalabalık yirmi altıncı şehri. Demografi ve nüfus görünmeyen güçtür. Tarih o gücü yönetenlerin yetkinlik iradesiyle şekillenir. Şimdiki halde, demografinin temel güç kullanım aracına dönüştürülmesi sonucu, Kürtler dışında kalanlar kendilerini azınlık hissediyorlar, öyle hissettiriliyorlar. Bunun bilinçli tercih/karar olduğu söylenemez. Süryanilerin sadece bir turistik değer olarak takdir görmesinden en başta onlar rahatsız olmalı. Eski Mardin’i korumaya yönelik imar ve restorasyon amaçlı Unesco desteğinin (10 milyon € olduğu söylendi) keyfî kullanımından hemen onlar sorumlu tutulamaz. Buna olanlı/kasıtlı politikaların yol açtığı söylenemez. Lakin o eski devirlerin “Mardin soyluluğu”ndan gelen kısık sesleri ancak dikkat kesildiğinizde duyabiliyorsunuz bir şeyler ters gidiyor demektir. Kaçınılmaz olarak da sorumlu aranır. Kısaca, burada baskın renk Kürtlük, diğerleri de onlara emanet olduğuna göre kamu sorumluları kamuyu meslekî bilinçle yönetmek zorundalar. Belediye yönetiminin başında HDP’li eşbaşkanlar Ahmet Türk ile Februniye Akyol Akay var. 50’lerin az nüfusla nispeten dengeli farklı kimlikler Mardin’inden bugüne kalanı, korumak değil yalnız, o mirası bir beşerî sermaye modeli/kaynağı olarak yaşatmak da onların sorumluluğunda.

Lütfullah’ta kalmıştık. O, yazları Mardin’e döndüğünde, ağabeyi Mehmet’le birlikte, hem kendi mezuniyet tezi için hem de hocasına yardım etmek maksadıyla, mumlu kağıtlarla Mardin mezar taşlarının kopyalarını çıkarırmış. 1969’da mezun olan Lütfullah Artık öğretmen olmuş. (Hocası Nejat Göyünç’ün XVI. Yüzyılda Mardin Sancağı adlı eseri de aynı yıl yayımlanıyor: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları No: 1458, Edebiyat Fakültesi Basımevi – İstanbul 1969; son baskısı: TTK Yayınları, Ankara 1991). Lütfullah Bey şimdi tarih öğretmenliğinden emekli olduğu İzmir Karşıyaka’da oturuyor. Telefonda konuştuk onunla. Diğer kardeşi Cemal Hukuk fakültesini kazanarak İstanbul’a gelince Lütfullah onunla da tanıştırmış hocasını. Biz lokalde hasbihal ederken avukatlık ve baro başkanlığı yapan Cemal de geldi ve bütün çelebiliğiyle sohbetimize dahil oldu.

Hocamın, talebelerinden bilhassa Ekrem’i sevdiği bahsinin açılmasıyla konu futbola geldi. Yan masadan Suphi Beyin ağabeyi Hanna çağrıldı. Ekrem ve Hanna o yıllar Mardin’inin şöhretli topçuları. Mardinspor o yıllarda, ve daha sonra da, inişli çıkışlı ama adından söz ettiren bir kulüp. Halkın en fazla konuştuğu mevzu futbol. Hanna cüzdanından gençlik fotoğrafını çıkarıp gösteriyor, ben de iznini alarak kopyasını çıkarıyorum.

15 Kasım 2015 Pazar 10:00

Nejat Göyünç’ün 50’li yıllarda görev yaptığı Mardin Lisesi’ni görmeye gidiyoruz. Bu bina II. Abdülhamid devrinde inşa edilen abidevi idadi yapılarından biri aslında. 1898’de açılan ilk rüştiyeden (orta okul) iki yıl sonra 1900’de öğretime başlayan ilk idadi (lise). Cumhuriyet devrinde, çok partili siyasal hayata geçene kadar, ikisinin de akıbeti bilinmiyor. İdadinin, yarım asır sonra, “Mardin Lisesi” adıyla yeniden öğretime başlaması 1951 (Mardin. Aşiret-Cemaat-Devlet). Nejat Göyünç işte bu lisenin ilk öğretmenlerinden ve öğrenciler de o lisenin ilk öğrencileri. Bugün bir tarafında, vaktiyle Mardin Lisesi ana binasının bulunduğu yerde, “Mardin Olgunlaşma Enstitüsü”, diğer tarafında “Mardin-Artuklu Gazipaşa İlkokulu” faaliyet gösteriyor. Hocamız o okulun sınıflarında ders anlattı. İlk öğrencilerini orada yetiştirdi. Sevgili öğrencilerinin her derdiyle ilgilendi. Mehmet Vedat Artık:

“Kız-erkek otuz altı yahut otuz sekiz kişiydik, kızların erkeklerin ayrı oturduğu sıralar vardı ama kız erkek oturanlar da olurdu. Onların arasından doktor, mühendis, hakim olanlar çıktı. Tarihe ilgisi olan olmayan hepimiz hocanın dersine çok çalışırdık ve yine hepimiz 10 alırdık; onu o kadar çok seviyorduk” demişti dün.

Orada elimizden geldiği kadar fazla vakit geçirmeye çalışıyoruz.

14:00

Aylar önce Eyyüp, Kızıltepe-Mardin arasındaki Harzem köyüne dikkatimi çekmişti. Artuklular devrinden kalma medrese ve zaviyesi ile Arapça kitabesini ben de merak etmiştim. Göyünç, XVI. Yüzyılda Mardin Sancağı’nda zaviyeleri anlatırken “Harzem’de Şeyh Tâceddin” zaviyesinden de söz ediyor ve ilgili notta şöyle diyordu: “Şeyh Tâceddin, Mardin’deki Artuklu hükümdarlarından Nasıreddin Artuk Arslan’ın kölesi idi. İsmi Tâceddin Mes’ud’dur. 1211 (608) tarihinde Harzem köyünde bir medrese yaptırmıştı. Tahrir defterlerindeki kayıtlardan, bu binanın XVI. yüzyılda bir zâviye ve ziyâretgâh olduğu anlaşılıyor.” (s.122, n.2). Bu köyü görmeye gittik.

Harzem artık Kızıltepe ilçesine bağlı bir mahalle haline gelmiş ve adı da Ziyaret olarak değiştirilmiş. Değiştire değiştire bitiremediğimiz yerlerin arasına o da girmiş. Tarihi erken Roma’ya uzanıyor. Kısa süre önce yanına yenisinin yapılmasına kadar tarihî Roma köprünü kullanmış köylüler. Şimdi ikisi birlikte geçit veriyor. Artuk hükümdarı II. Melik Mansur (1294-1312) devrinde Mardin refah ve huzur içindeyken Mansur kışları, Artukoğullarının en güzel kasırlarının bulunduğu bu Harzem köyünde geçirirmiş. Ali Emirî, 1939 yayımlanan Mardin Mülûkı Artukiye Tarihi ve Kitâbeleri adlı eserinde o devirlerden kalma yapı kalıntılarından söz ettiğine göre (Mardin. Aşiret-Cemaat-Devlet, s.103) etrafa daha dikkatli bakmalıyız.

Ama göremiyoruz. Herhangi bir şey kalmışsa bile yoğun iskân görmeyi engelliyor. Nejat hocamızın zikrettiği zaviye (ziyaretgâh) ve medresenin “kalıntılar”ı ise duruyor. “Ziyaret Köyü Camii” adını alan kısmı ibadetgâh, aynı yerde ayrıca eski usul medrese eğitimi veriliyor. Caminin içinden geçilen yan kısımda Tâceddin Mes’ud’dun sandukalı türbesi var. Bize medrese talebelerinden Emrullah rehberlik etti. Yapının harap kısımlarını göstererek usulüne uygun tamire muhtaç olduğunu, bu ihtiyaçlarını ilgililere söylediklerini ama ilgilenen olmadığını anlattı. Kendi imkanlarıyla yaptıkları tamirler hem işe yaramamış hem de eserin aslına çok zarar vermiş. 

17 Kasım 2015 Salı, Ankara

Önce Ekrem Bey’i aradım, Nejat Hocamızın Mardin Lisesi’inden en sevdiği talebesi Ekrem Özonay. Mardin eşrafından Gani Özönay’ın oğlu (“Babam âlim idi, “Şeyh Abdülgani” derseniz herkes bilir” dedi). Çeşitli il ve ilçelerde savcılık yaptıktan sonra İstanbul’a yerleşmişler. 1971’den sonra bir daha Mardin’e gitmemiş. Kim bilir neden? “Nejat Hoca’yı Mardin tarihi çalışmaya teşvik eden başöğretmen Gani Taşkent sınıf arkadaşımız Sermet’in babasıydı. Sermet’in genç yaşta rahmetli olduğunu duydum” diye ilave etti. Sadece futbolu değil masa tenisi oynamayı da çok severlermiş. İyi bir tenisçiymiş. “İbrahim Gökbakar adlı bir müdür gelmişti. Onu pinponda kimsenin yenemeyeceği iddiasıyla maçlar yaptı ve herkesi yendi gerçekten. Nejat Hoca beni göstererek bir de Ekrem’le oynasanız dedi.” Hocamın deyiş biçimi gözümde canlanıyor. Ona çok yakışan küçük kalın camlı gözlüklerinin ardından muzip, afacan, iddia sevmeyen ve bir o kadar da yersiz iddialara had bildirmek gerektiğine inanan bakışlarını görüyorum. “Ve ben müdürle oynayıp onu yendim, bir daha oynadık gene yendim. Bugün biraz yorgunum, yoksa yenemezdin beni dedi. Halbuki ben çok pinpon oynardım. Onu yenmem Nejat Hoca’nın çok hoşuna gitti” diye ekleyince Hocamın yüzündeki o mutlu ifade de geliyor gözümün önüne.

Ekrem’in savcı olarak ilk tayini Malatya Hekimhan’a çıkmış. İlk çocuğu orada olmuş ve adını Nejat koymuş. “Önce benim oğlum oldu ben hocamın adını koydum. Sonra hocamın oğlu oldu, o da oğluna benim adımı verdi.” Bunu, içten muhabbete dayalı, ikimiz de zaten doğal olanı yaptık edasıyla söylüyordu. Birbirlerine sevgilerinden o kadar emindiler. Fotoğrafınız var mı dedim. “Var tabii, ama nerede? Hanıma sorayım.” Düşünüyor, hatırlamaya çalışıyor. “Hekimhan hükümet binası ve adliyede yangın çıkmıştı, bütün evrakım, diplomam ve fotoğraflarım oradaydı. Onlar da yandı. Yine de kalan var diye hatırlıyorum.” Zihni taramaya devam ediyor. “Hocam, oğlum Nejat’ın ilk gününde Hekimhan’a hayırlı olsuna geldi, bir günlüktü daha. Onun gibi dürüst, âdil, hakperest bir çocuk oldu sonra. İTÜ’de mühendislik okudu, Amerika’da MBA yaptı, iş adamı oldu; hocamdaki karakteri hiç değişmedi. Adını taşıdığı hocam gibi ve benim gibi Nejat da Fenerbahçeli, hepimiz koyu taraftarız.”

Murathan Mungan son kitabı Harita Metod Defteri’nde (Metis, 2015) Mardin’in 50’li 60’lı yıllarını anlatırken “Mardinli olmayan herkese ‘yabancı’ derlerdi o zamanlar” diyor. Nejat Göyünç bir “yabancı”ydı Mardin’de, 60 yıl sonra ben de bir yabancıydım orada. Ama yerlilerle yabancılar aralarında paylaştıklarından daha çok şey anlatırlar birbirlerine, daha fazla şey bölüşürler. Ya da daha farklı şeyleri daha çok ve daha fazla anlatıp paylaşırlar. Biri diğerini beklemekte, diğeri ona gitmeye hazırlanmaktadır. Biri bir gün gideceğini bilmektedir diğeri bir gün döneceğini. Birbirleri için rutinden çıkma vesilesidirler ve bunun değerini bilmeye hazırdırlar. Böylece birbirlerinde kalıcı izler bırakırlar.

Nejat Göyünç’ün 50’ler Mardin’indeki “Yabancı”lığı ile buraya 2010’larda gelme ihtimali ve sevilme potansiyeli yüksek bir başka öğretmenin “Yabancı”lığı içerik olarak çok farklı şimdi. Öteki’nin sevilme şartları kalkmışsa onu ancak gizli gizli sevebilirsiniz. 50’lerde o şartlar varmış, bugün yok. Bugün de şimdi gerekli olanın gerçekleşmesini dileyelim.

26 Kasım 2015, Ankara

Mardin seyahati dönüşünde Ankara’da, Kerimoğlu Nezih ağabeyle, bir hakim çocuğu olarak artık Ankaralılaşan ama aslen Mardinli 40 yıllık dostumla, sohbet ettik.

“O dediğini, bir nesil Mardinlilerin yalnız Mardinsporlu değil Fenerbahçeli de olduğunu fark etmemiştim. Biliyorsun ben de Fenerbahçeliyim, hatta yazında benden bahsedersen hasta Fenerbahçeli olduğumu belirtebilirsin. Munganlar, Kerimoğulları, Kermolar; hepimiz aynı sülaleyiz, amca çocuklarıyız. “Kerimîzadeler” Arapça söylenişi, “Kermolar” Kürtçe. Soyadı kanununda ‘Sülale adı kullanılmayacak, Kerim Arapça, onun Türkçesi Mungan, onu alacaksınız’ demişler. Sonra durum gevşeyince her aile kendi seçimini yaptı. İster Murathan Mungan gibi Mungan, isterse Kermo ya da benim gibi Kerimoğlu soyadını taşısın hepsi aynı sülale kısaca. 70’ime girmek üzereyim. İlk gençliğimde Beton lakaplı Hanna Ağabeyi seyrettim. O hakikaten büyük futbolcuydu. Mehmet Vedat Artık, ki ona “Memet Zine” denirdi, yakışıklı anlamında ‘zeyn’den. ‘Yakışıklı Mehmet’ Kalespor’un kalecisiydi. Takım kaptanı Zeki Yıldız’dı, “Beyt Nicme” denirdi, bu onun sülale adıydı. Kerimoğulları’na “Beyt Hacc Kermo”lar (Hacı olmuş Kermolar) denmesi gibi. Hanna ve Suphi kardeşler “Kermaniler”dendi, Hanna Ağabeye “Hanna Kermane” denirdi. Ekrem Özonay “Şeyh Abdülgani oğlu” Adil Özonay’ın kardeşidir. İki kardeş Gençlikspor’da oynadılar. Ekrem Ağabey çok iyi futbolcuydu. Hepsini seyrettim.”

Nezih Ağabey, bunları anlatırken bir vesileyle “Celadet, cesaretle doğruyu söylemektir; ama Arapçada ikinci bir anlamı daha vardır ki asıl o mühimdir: Celadet, hangi bakımdan olursa olsun sizden üst mevkide bulunana karşı doğruyu söyleme cesaretidir” dedi. ‘Saltanat makamını, hakkı müdafaa için manevi makamın celadetiyle susturmak’ anlamındaki bu kullanılışını okuduklarımdan hatırlıyorum. Göyünç hocam da doğru olanı müdafaa ederken öncelikle bu anlamda celadet gösterirdi. Celadetli şahsiyetiyle haksızlıklara da uğradı fakat üst’lerin hiçbir yaptırımı karşısında geri adım atmadı. Çok kişi bu kişilik özelliğinin az insanda bulunduğunu bilir. Meslekî astlarına, bilhassa tezleriyle boğuşan asistanlara karşı, öğretici eleştirelliğine paralel giden himaye ve müsamahası emsalsizdi. Kariyerinin ilk basamağındaki insanın hem manevi bir baskı hissettiğini hem de maddî dertler çektiğini gören nadir hocalardandı. Yaşadığı ülkenin şartlarına fazlasıyla vakıftı; gördüğü her eksik ya da olumsuzluğun talebelere ümit telkin edilerek ve onların elinden sımsıkı tutularak aşılacağına inanırdı. Tevazu onun doğal varoluş tarzıydı. Azla yetinilmeyen, bilakis çok aş ama ağrısız baş istenen bir çağda, tutumlu cömertlik timsaliydi. Taşra ya da İstanbul; hayatının her anında ve alanında böyle yaşayabilme becerisine sahipti.

Doktora tez jürimdeydi. Sene 93. Önce üç cümleyle danışmanımı tebrik etti. Ona söylediklerinde şunlar vardı; bir, isabetle seçilmiş bir konuda tez yaptırmasını takdir, iki, bir tezin bilimsel başarısında danışmanın önemi ve üç, bir arkadaş-hoca olarak onu zaten bu özelliği ile sevip sayıyor oluşu. Tezimi ne danışmanım ne diğer jüri üyeleri okumuştu. Okumakla kalmayıp iyi kötü bir şeye benzemesini sağlayan (oradaki beş kişiden) sadece O’ydu. Bunu bilmemesi de imkansızdı. Kendinden emin, nezaketi ve muaşereti ihmal etmeyen ama gereksiz eleştirilere de baştan set çeken üslubu buydu hocamın. Ankara’daki jüriye İstanbul’dan gelmişti. Tezi kabul edildikten sonra adayın ikramda bulunması ve ardından jüri üyelerini yemeğe götürmesi o devrin âdeti (ki hâlâ sürdüğünü duyuyorum) idi. İkincisini incelik ve maharetle savuşturdu. Ona göre, zaten maddi manevi canı çıkan adayı tebrik etmek kâfiydi, ilave yük eziyetti. Fakülteden birlikte çıktık. İçinde daktilo edilmiş kendi jüri raporu nüshası bulunan zarfı uzattı, bu bir hediyeydi; ve bir daha tebrik etti. Hiç olmazsa onu ağırlamama dahi izin vermedi. ‘Evde nasıl olsa zeytin peynir vardır, biz de ekmek alırız –kızartıp yeriz’ dedi. O bir yürüyüşçüydü. Sıhhiyeden Bahçelievler’e yürüdük. O günün gerilimi o günde kalmalı, ben de sakin sakin yoluma devam etmeliydim.

TV’yi açtık. “Hayat Ağacı”nın bilmem kaçıncı bölümüydü. Seyrettiğini, hatta Ayten Hanım’la birlikte tatlı tatlı başka diziler de seyrettiklerini biliyordum. Baş rol aktrisi dışında ilgimi çekmemesine, bizim evde bu tür diziler seyretme alışkanlığı da olmamasına rağmen tadını çıkararak izledik. Kuş gibiydim, hayat devam ediyordu. Ardından bir Fenerbahçe maçı veya o maçla ilgili haber var mıydı, ne yazık ki onu hatırlamıyorum. Avrupa basketbol şampiyonası maçlarından bir veya ikisini o gün mü başka gün mü seyrettik? (Şimdi bunu yazarken düşündüm, hoca Fenerbahçeli talebelerini daha mı çok severdi acaba, Mardinli talebelerinin istisnasız Fenerbahçeli oluşunda onun tesiri nedir ki, başka bir takımı tutarken hocayı sevdiği ve onun tarafından daha fazla sevileceğini sandığı için Fenerbahçeli olanlar da var mıdır?) O akşam kaldı mı bizde, bunu da hatırlamıyorum. Üstümdeki gerginliği o derece yok etmiş demek ki. Kaldığı vakitler kendine mahsus zenginliğiyle gelir hepimizi hafifleterek giderdi. Üsküdar İmam-Hüsnü çıkmazına şükran duygumuzu arza gittiğimizde Göyünç’lerin güler yüzleri, tatlı sözleri ve ayrıca Ayten Hanım’ın nefis kurabiyeleri ile ağırlanırdık. Başka dostları da gelmişse, diyelim Cinuçen-Barihüda Tanrıkorur çifti, en zor kişilikler de dahil, hep beraber bir hoş akşam geçmesini hocam sağlardı.

Birlikte geçirdiğimiz en yoğun günleri 1994’te Almanya’da yaşadık. Doktoramı bitirdiğim halde, Humbold Vakfı tarafından desteklenen, Wolf-Dieter Hütteroth’la birlikte yürüttükleri “Land an der Grenze” (Osmanlı Anadolusu’nun Doğu ve Güneydoğu sancaklarının tarihî coğrafyası) projesine benim tezimi de (XVI. Yüzyılda Ruha. Urfa Sancağı) ilintilendirdi. Projenin Türkiye’deki toplantılarının da katılımcısıydım. Bu toplantılarda, mesela “Türkiye’de Etnik Gruplar”ın (o sıralarda gündemi meşgul eden Peter Alford Andrews’in tartışmalı kitabının adı) çalışmaya dahil edilmesi görüşüne celadetle karşı çıktı ve o proje Nejat Göyünç’ün kontrollü proje yönetimi sayesinde beklenen bilimsel amaca nispeten ulaşmış oldu.

94 Temmuz sonunda Münih’e birlikte gittik. Oradan Erlangen’e geçip (mütevaffa) Hütteroth’la buluştuk. Erlangen/Deksendorf’ta bir ay onların misafiri olduk. Artık projenin sonuna geliniyordu. Her gün çok yoğun çalışıyorlardı. Kısa aralarla Hütteroth’un öğretim üyesi olduğu Erlangen Coğrafya Enstitüsü’ne gidip proje haritaları inceleniyor; Nürnberg, Münih, Bamberg ve Frankfurt’taki Türkoloji bölümleri ya da bazı Türkologlar (Suraiya Faroqhi, Hans-Georg Mayer, Semih Tezcan ilk aklıma gelenler) ziyaret ediliyordu. Bir yandan “Alman disiplini” ile çalışıyor ama diğer yandan, bu ülkeye ilk gelişim olduğundan, incelik ve doğallıkla benim için küçük geziler tertipleyerek seyahat fırsatları da yaratıyorlardı. Birkaç şehir içi dolaşmamızda büyük mağazalara girip “Çıtçıt” da aramıştık. Tırnak makasına çıtçıt da dendiğini ilk hocamdan duymuştum. Muhtemelen, Walther Hinz’in talebesi olduğu doktora yıllarında alışkanlık edinmişti. Bulmaktaki ısrarı etkinlik ve sağlamlığından olmalıydı. Sonunda bulduk ve aldık. O gün ben de kızıma oyuncak bebek almıştım. (Kızıma oyuncak almam Frau Hütteroth’un çok hoşuna gitmiş olmalı ki dönüş sırasında bir oyuncak bebek de o alıp hediye göndermişti).

Onunla yaşamayı sürdürdüğümüz hiçbir hatıra bizden uzaklaşmaz. Vakti tek boyutta oyalanarak geçiririz ama Zaman hem duygu yüklü hem çok boyutludur. Gönlümüz ve ruhumuzla zenginleşir zaman. Girenleri unutmayız. Orayı onlar zenginleştirirler çünkü. Hocam beni ihya edenlerdendi.

* Yazımın son şekli almasında katkıları için sevgili arkadaşlarıma; başta Hakan Kaynar’a, Fasih Dinç, Armağan Ekrem Göyünç ve Nezih Kerimoğlu’na sadece teşekkür etmenin yeterli olmayacağını biliyorum. Adları geçen Mardinli dostları ise zaten unutamam.
** Prof. Dr. (1958). Lisans (DTCF), master ve doktorasını Ankara Üniversitesinde tamamladı. 2014 yılında emekli oldu.