MARDİN’DE BİR “YABANCI”

MARDİN’DE BİR “YABANCI”*

A. Nezihi Turan**

14 Kasım 2015 Cumartesi 18:30

Dün 13:00’te girebildik Mardin’e. Nusaybin’de sokağa çıkma yasağı olduğundan TIR’ların ve bütün büyük arabaların geçişi Mardin istikametine çevrilmişti. Anayol girişi tıkalı olduğundan Buherke köyü tarafındaki eski yoldan girenleri takip ettik ve cezaevini geçerek şehre vasıl olduk.

Niye (iyi ki) geldim buraya? Çünkü çok özlediğim Nejat Göyünç hocamı anmak ve onu burada aramak istedim. Babasıyla ilgili hatıralarımı yazmamı isteyen Armağan Ekrem Göyünç de vesilem oldu. Hepimiz bu dünyanın “Yabancı”sıyız. Burada geçirdiğimiz sürenin anlamı biraz da ruhumuza dokunan eller iledir.

İkinci gün cumartesi, önce Metin Ezilmez’in çarşı içindeki kuyumcu dükkanında Metin’in dayısı Suphi Çilli’yle tanıştık ve hasbihal ettik. Sonra birlikte “Kuyumcular Restaurant”ın lokaline çıktık. İkinci kattaki geniş teraslı lokale taş merdivenden ancak birer kişi çıkılabiliyordu. İçeride çuha örtülü yuvarlak büyük masalarda yaş ortalaması 60 olan erkekler okey ve iskambil oynuyorlardı. “Nejat Göyünç’ü tanıyan var mı?” diye seslendi Suphi Bey. Bir bey heyecanla kalktı yerinden ve “Ben tanıyorum, Nejat Göyünç’ün öğrencisiyim” dedi. Nasıl sevindiğimi anlatamam. Hocamın 51-54 yılları arasında tarih öğretmenliği yaptığı Mardin’e geliş sebebim buydu. Onun 60 sene önce burada bıraktığı izleri aramak için buradaydım. Daha dün gelmiştik ve işte bugün Nejat Göyünç’ün, hem de kanlı canlı izini bulmuştum. Hangi iz bir insandaki kadar değerli olabilir ki!

Bir boş masaya hemen oturduk. Gaziantep’ten yola beraber çıktığımız arkeolog öğretim üyesi arkadaşım Eyyüp Ay, İstanbul Bakırköy’de kuyumculuk yapan Suphi Bey ve hocamın 50’li yıllardan öğrencisi Mehmet Artık Bey. Üçü de Mardinli. Suphi ve Mehmet Beyler yıllar sonra karşılaşıyorlar, Eyyüp ve ben ise onlarla o gün tanışıyoruz. 15-20 dk. sonra karşı masadan birisi daha kalkıp geliyor. Tanıştırıyorlar, Derviş Bey! HDP’li. Kontrolü ele alıyor. Mükrim de, yiyip içmemizle yakından ilgileniyor. Ama asıl istediğim konu ve kişilerle konuşmalarım bundan sonra onun insafının elverdiği ölçüde gerçekleşecek.

Mehmet Vedat Artık. Hocamın Mardin Lisesi’nde üç yıl okuttuğu talebesi. 34 doğumlu, 81 yaşında ama yaşından en az on yıl genç görünüyor. İnce uzun boylu, yakışıklı, zarif giyimli bir adam. Ben 57 yaşındayım ve hocamın 90-93 yıllarından (gayri resmî) doktora talebesiyim. Kırk sene arayla öğrencisi olmuş iki kişi Mardin’de bir lokalde oturup birlikte hocamızı yad ediyoruz. Yan tarafında kalan birini işaret ediyor:

“Şu köşedeki yaşlı, Zeki abi. Onun kardeşi vardı, Metin, o da Nejat hocanın talebesi, hakimlik yaptı sonra. Bir gün onunla tavla oynuyoruz. Eskiden hocalar çıkıp kontrol ederdi kahveye giden öğrenci var mı diye. Benim yüzüm kahve kapısına karşı. Bu dediğim arkadaş, Metin, şimdi İstanbul’da avukatlık yapıyor, Metin Yıldızoğlu, düşeş attı, eyvaah dedim. Ben hocayı gördüğüm için eyvaah demiştim. O görmemişti. Yahu, dedi, on defadır sen kazanıyorsun, ben bir defa düşeş attım kızıyorsun. Nejat hoca geldi kulağımdan tuttu ve ‘Kalkın bakalım düşeşin zamanı değil şimdi’ dedi. Bu anımı unutamam. Buradan giderken ağlamayan talebesi kalmadı, kendisi de ağladı. Çok güzel ve samimi bir insandı. Talebelerini mutlaka evine yemeğe davet ederdi. O da giderdi; Ekremlere giderdi, bize gelirdi… Mardin’i onun kadar seven bir hoca daha görmedik. Tertemiz bir insandı. Gözlükleri, konuşması, anlatış tarzı… O kadar güzel, o kadar zarifti ki! ‘Bir oğlum daha olursa onun adını da Mehmet koyacağım’ derdi. Sporu, bilhassa futbolu çok severdi, burada maçları hiç kaçırmazdı. Lisedeki takımı da o kurdu. Böyle insanlar çok az bulunur.”

thumb_IMG_1220_1024 kopya

Bu fotoğrafı hatırlıyor musunuz (msmardin.blogcu.com) diye soruyorum Mehmet Artık’a. “Evet hatırlıyorum, müsamereydi bu, ama maalesef göremediğim için kim olduklarını seçemiyorum, iki ay sonra 82’ye basacağım” diyor, “dört sene evvel aldığım gözlük yetmiyor.”

Babasının maddi imkanı olmayınca, beş kardeşini okutma sorumluluğu ona kalmış, bu yüzden de geç evlenebilmiş zaten.

“Yakın akrabalarım arasında üniversite mezunu olmayan sadece ben varım, kardeşlerimin hepsi, ve iki çocuğum var onlar da, üniversite mezunu. Kardeşlerimden Cemal avukat, onun küçüğü veteriner, diğerleri öğretmen. Hiç biri beni unutmadı, bugün canlarını istesem yok demezler. Allaha şükür!”

Üstlendiği sorumlulukla gurur duyan Mehmet Ağabey liseyi bitirince zabıt katibi olmuş. Cumhuriyet ilkokulu başöğretmeni Gani Taşkent’in teşvikiyle Mardin tarihini araştırmaya başlayan Göyünç’ün notlarını da memuriyeti sırasında o daktilo etmiş. “Markası Olivetti idi” diyor. Kardeşi Lütfullah İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nü kazanınca bu defa da o öğrencisi olmuş hocanın. Bu muhtemelen Göyünç’ün Almanya’da doktorasını tamamlayıp İstanbul’a dönmesinden sonra oluyor. Lütfullah’la hem hoca-talebe hem ahbap olmuşlar. Tanıyanlar bilir, hoca sevdiklerini evinde de ağırlar.

Mardin’in kültür, sanat, basın ve sporda çok canlı olduğu yıllar. 47’de başlamış canlılık; 52’de zirveye çıkmış, 54’te inişe geçmiş (Süavi Aydın, K.Emiroğlu, O.Özel, S.Ünsal, Mardin. Aşiret-Cemaat-Devlet, Tarih Vakfı, İstanbul 2000, s.399). 1950-55 arası şehir nüfusu 20-25 bin. Tarım alanlarıyla bütünleşik şehir yapısının devam ettiği yıllardan söz ediyoruz. Mardin Artuklu Üniversitesi Sosyal Tesisleri’nin terasından aşağıdaki geniş ovayı eliyle işaret ederek gösteriyor Eyyüp, “Bak burası Berriye, buradakiler havass-ı hümayun köyleridir” diyor. Onun bu tarifinin arkasında gerilerden gelen yüzyılların birikimi hissediliyor. “Berriye” burada hem yayla, ova (verimli arazi) hem de çöl (verimsiz toprak) anlamında kullanılır. Mardin’i de kapsayacak şekilde Diyarbakır’dan Çemişgezek’e (Tunceli/Dersim) uzayan bölge Osmanlı hakimiyetine girdiğinde “Diyarbekir Eyaleti” kurulmuş ve bu eyalete 12 sancak bağlanmıştı. Bunlardan biri de “Berriyecik” idi ve Urfa’nın Viranşehir’i ile Mardin’in Derik’ini içine alıyordu. Eyyüp’ün kastettiği “Berriye” Mardin’in mümbit arazisinin bulunduğu ovaydı.

50’lerde Kürtlerin de yavaş yavaş şehre gelmesiyle renklilik artmaya başlamış. Şehirli yerleşik kültür önce yadırgamış onları ama ardından temessül etme tecrübesiyle kolayca içine almış. 60 yıl sonra bugün ise Mardin, 800 bin nüfusuyla Türkiye’nin en kalabalık yirmi altıncı şehri. Demografi ve nüfus görünmeyen güçtür. Tarih o gücü yönetenlerin yetkinlik iradesiyle şekillenir. Şimdiki halde, demografinin temel güç kullanım aracına dönüştürülmesi sonucu, Kürtler dışında kalanlar kendilerini azınlık hissediyorlar, öyle hissettiriliyorlar. Bunun bilinçli tercih/karar olduğu söylenemez. Süryanilerin sadece bir turistik değer olarak takdir görmesinden en başta onlar rahatsız olmalı. Eski Mardin’i korumaya yönelik imar ve restorasyon amaçlı Unesco desteğinin (10 milyon € olduğu söylendi) keyfî kullanımından hemen onlar sorumlu tutulamaz. Buna olanlı/kasıtlı politikaların yol açtığı söylenemez. Lakin o eski devirlerin “Mardin soyluluğu”ndan gelen kısık sesleri ancak dikkat kesildiğinizde duyabiliyorsunuz bir şeyler ters gidiyor demektir. Kaçınılmaz olarak da sorumlu aranır. Kısaca, burada baskın renk Kürtlük, diğerleri de onlara emanet olduğuna göre kamu sorumluları kamuyu meslekî bilinçle yönetmek zorundalar. Belediye yönetiminin başında HDP’li eşbaşkanlar Ahmet Türk ile Februniye Akyol Akay var. 50’lerin az nüfusla nispeten dengeli farklı kimlikler Mardin’inden bugüne kalanı, korumak değil yalnız, o mirası bir beşerî sermaye modeli/kaynağı olarak yaşatmak da onların sorumluluğunda.

Lütfullah’ta kalmıştık. O, yazları Mardin’e döndüğünde, ağabeyi Mehmet’le birlikte, hem kendi mezuniyet tezi için hem de hocasına yardım etmek maksadıyla, mumlu kağıtlarla Mardin mezar taşlarının kopyalarını çıkarırmış. 1969’da mezun olan Lütfullah Artık öğretmen olmuş. (Hocası Nejat Göyünç’ün XVI. Yüzyılda Mardin Sancağı adlı eseri de aynı yıl yayımlanıyor: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları No: 1458, Edebiyat Fakültesi Basımevi – İstanbul 1969; son baskısı: TTK Yayınları, Ankara 1991). Lütfullah Bey şimdi tarih öğretmenliğinden emekli olduğu İzmir Karşıyaka’da oturuyor. Telefonda konuştuk onunla. Diğer kardeşi Cemal Hukuk fakültesini kazanarak İstanbul’a gelince Lütfullah onunla da tanıştırmış hocasını. Biz lokalde hasbihal ederken avukatlık ve baro başkanlığı yapan Cemal de geldi ve bütün çelebiliğiyle sohbetimize dahil oldu.

Hocamın, talebelerinden bilhassa Ekrem’i sevdiği bahsinin açılmasıyla konu futbola geldi. Yan masadan Suphi Beyin ağabeyi Hanna çağrıldı. Ekrem ve Hanna o yıllar Mardin’inin şöhretli topçuları. Mardinspor o yıllarda, ve daha sonra da, inişli çıkışlı ama adından söz ettiren bir kulüp. Halkın en fazla konuştuğu mevzu futbol. Hanna cüzdanından gençlik fotoğrafını çıkarıp gösteriyor, ben de iznini alarak kopyasını çıkarıyorum.

15 Kasım 2015 Pazar 10:00

Nejat Göyünç’ün 50’li yıllarda görev yaptığı Mardin Lisesi’ni görmeye gidiyoruz. Bu bina II. Abdülhamid devrinde inşa edilen abidevi idadi yapılarından biri aslında. 1898’de açılan ilk rüştiyeden (orta okul) iki yıl sonra 1900’de öğretime başlayan ilk idadi (lise). Cumhuriyet devrinde, çok partili siyasal hayata geçene kadar, ikisinin de akıbeti bilinmiyor. İdadinin, yarım asır sonra, “Mardin Lisesi” adıyla yeniden öğretime başlaması 1951 (Mardin. Aşiret-Cemaat-Devlet). Nejat Göyünç işte bu lisenin ilk öğretmenlerinden ve öğrenciler de o lisenin ilk öğrencileri. Bugün bir tarafında, vaktiyle Mardin Lisesi ana binasının bulunduğu yerde, “Mardin Olgunlaşma Enstitüsü”, diğer tarafında “Mardin-Artuklu Gazipaşa İlkokulu” faaliyet gösteriyor. Hocamız o okulun sınıflarında ders anlattı. İlk öğrencilerini orada yetiştirdi. Sevgili öğrencilerinin her derdiyle ilgilendi. Mehmet Vedat Artık:

“Kız-erkek otuz altı yahut otuz sekiz kişiydik, kızların erkeklerin ayrı oturduğu sıralar vardı ama kız erkek oturanlar da olurdu. Onların arasından doktor, mühendis, hakim olanlar çıktı. Tarihe ilgisi olan olmayan hepimiz hocanın dersine çok çalışırdık ve yine hepimiz 10 alırdık; onu o kadar çok seviyorduk” demişti dün.

Orada elimizden geldiği kadar fazla vakit geçirmeye çalışıyoruz.

14:00

Aylar önce Eyyüp, Kızıltepe-Mardin arasındaki Harzem köyüne dikkatimi çekmişti. Artuklular devrinden kalma medrese ve zaviyesi ile Arapça kitabesini ben de merak etmiştim. Göyünç, XVI. Yüzyılda Mardin Sancağı’nda zaviyeleri anlatırken “Harzem’de Şeyh Tâceddin” zaviyesinden de söz ediyor ve ilgili notta şöyle diyordu: “Şeyh Tâceddin, Mardin’deki Artuklu hükümdarlarından Nasıreddin Artuk Arslan’ın kölesi idi. İsmi Tâceddin Mes’ud’dur. 1211 (608) tarihinde Harzem köyünde bir medrese yaptırmıştı. Tahrir defterlerindeki kayıtlardan, bu binanın XVI. yüzyılda bir zâviye ve ziyâretgâh olduğu anlaşılıyor.” (s.122, n.2). Bu köyü görmeye gittik.

Harzem artık Kızıltepe ilçesine bağlı bir mahalle haline gelmiş ve adı da Ziyaret olarak değiştirilmiş. Değiştire değiştire bitiremediğimiz yerlerin arasına o da girmiş. Tarihi erken Roma’ya uzanıyor. Kısa süre önce yanına yenisinin yapılmasına kadar tarihî Roma köprünü kullanmış köylüler. Şimdi ikisi birlikte geçit veriyor. Artuk hükümdarı II. Melik Mansur (1294-1312) devrinde Mardin refah ve huzur içindeyken Mansur kışları, Artukoğullarının en güzel kasırlarının bulunduğu bu Harzem köyünde geçirirmiş. Ali Emirî, 1939 yayımlanan Mardin Mülûkı Artukiye Tarihi ve Kitâbeleri adlı eserinde o devirlerden kalma yapı kalıntılarından söz ettiğine göre (Mardin. Aşiret-Cemaat-Devlet, s.103) etrafa daha dikkatli bakmalıyız.

Ama göremiyoruz. Herhangi bir şey kalmışsa bile yoğun iskân görmeyi engelliyor. Nejat hocamızın zikrettiği zaviye (ziyaretgâh) ve medresenin “kalıntılar”ı ise duruyor. “Ziyaret Köyü Camii” adını alan kısmı ibadetgâh, aynı yerde ayrıca eski usul medrese eğitimi veriliyor. Caminin içinden geçilen yan kısımda Tâceddin Mes’ud’dun sandukalı türbesi var. Bize medrese talebelerinden Emrullah rehberlik etti. Yapının harap kısımlarını göstererek usulüne uygun tamire muhtaç olduğunu, bu ihtiyaçlarını ilgililere söylediklerini ama ilgilenen olmadığını anlattı. Kendi imkanlarıyla yaptıkları tamirler hem işe yaramamış hem de eserin aslına çok zarar vermiş. 

17 Kasım 2015 Salı, Ankara

Önce Ekrem Bey’i aradım, Nejat Hocamızın Mardin Lisesi’inden en sevdiği talebesi Ekrem Özonay. Mardin eşrafından Gani Özönay’ın oğlu (“Babam âlim idi, “Şeyh Abdülgani” derseniz herkes bilir” dedi). Çeşitli il ve ilçelerde savcılık yaptıktan sonra İstanbul’a yerleşmişler. 1971’den sonra bir daha Mardin’e gitmemiş. Kim bilir neden? “Nejat Hoca’yı Mardin tarihi çalışmaya teşvik eden başöğretmen Gani Taşkent sınıf arkadaşımız Sermet’in babasıydı. Sermet’in genç yaşta rahmetli olduğunu duydum” diye ilave etti. Sadece futbolu değil masa tenisi oynamayı da çok severlermiş. İyi bir tenisçiymiş. “İbrahim Gökbakar adlı bir müdür gelmişti. Onu pinponda kimsenin yenemeyeceği iddiasıyla maçlar yaptı ve herkesi yendi gerçekten. Nejat Hoca beni göstererek bir de Ekrem’le oynasanız dedi.” Hocamın deyiş biçimi gözümde canlanıyor. Ona çok yakışan küçük kalın camlı gözlüklerinin ardından muzip, afacan, iddia sevmeyen ve bir o kadar da yersiz iddialara had bildirmek gerektiğine inanan bakışlarını görüyorum. “Ve ben müdürle oynayıp onu yendim, bir daha oynadık gene yendim. Bugün biraz yorgunum, yoksa yenemezdin beni dedi. Halbuki ben çok pinpon oynardım. Onu yenmem Nejat Hoca’nın çok hoşuna gitti” diye ekleyince Hocamın yüzündeki o mutlu ifade de geliyor gözümün önüne.

Ekrem’in savcı olarak ilk tayini Malatya Hekimhan’a çıkmış. İlk çocuğu orada olmuş ve adını Nejat koymuş. “Önce benim oğlum oldu ben hocamın adını koydum. Sonra hocamın oğlu oldu, o da oğluna benim adımı verdi.” Bunu, içten muhabbete dayalı, ikimiz de zaten doğal olanı yaptık edasıyla söylüyordu. Birbirlerine sevgilerinden o kadar emindiler. Fotoğrafınız var mı dedim. “Var tabii, ama nerede? Hanıma sorayım.” Düşünüyor, hatırlamaya çalışıyor. “Hekimhan hükümet binası ve adliyede yangın çıkmıştı, bütün evrakım, diplomam ve fotoğraflarım oradaydı. Onlar da yandı. Yine de kalan var diye hatırlıyorum.” Zihni taramaya devam ediyor. “Hocam, oğlum Nejat’ın ilk gününde Hekimhan’a hayırlı olsuna geldi, bir günlüktü daha. Onun gibi dürüst, âdil, hakperest bir çocuk oldu sonra. İTÜ’de mühendislik okudu, Amerika’da MBA yaptı, iş adamı oldu; hocamdaki karakteri hiç değişmedi. Adını taşıdığı hocam gibi ve benim gibi Nejat da Fenerbahçeli, hepimiz koyu taraftarız.”

Murathan Mungan son kitabı Harita Metod Defteri’nde (Metis, 2015) Mardin’in 50’li 60’lı yıllarını anlatırken “Mardinli olmayan herkese ‘yabancı’ derlerdi o zamanlar” diyor. Nejat Göyünç bir “yabancı”ydı Mardin’de, 60 yıl sonra ben de bir yabancıydım orada. Ama yerlilerle yabancılar aralarında paylaştıklarından daha çok şey anlatırlar birbirlerine, daha fazla şey bölüşürler. Ya da daha farklı şeyleri daha çok ve daha fazla anlatıp paylaşırlar. Biri diğerini beklemekte, diğeri ona gitmeye hazırlanmaktadır. Biri bir gün gideceğini bilmektedir diğeri bir gün döneceğini. Birbirleri için rutinden çıkma vesilesidirler ve bunun değerini bilmeye hazırdırlar. Böylece birbirlerinde kalıcı izler bırakırlar.

Nejat Göyünç’ün 50’ler Mardin’indeki “Yabancı”lığı ile buraya 2010’larda gelme ihtimali ve sevilme potansiyeli yüksek bir başka öğretmenin “Yabancı”lığı içerik olarak çok farklı şimdi. Öteki’nin sevilme şartları kalkmışsa onu ancak gizli gizli sevebilirsiniz. 50’lerde o şartlar varmış, bugün yok. Bugün de şimdi gerekli olanın gerçekleşmesini dileyelim.

26 Kasım 2015, Ankara

Mardin seyahati dönüşünde Ankara’da, Kerimoğlu Nezih ağabeyle, bir hakim çocuğu olarak artık Ankaralılaşan ama aslen Mardinli 40 yıllık dostumla, sohbet ettik.

“O dediğini, bir nesil Mardinlilerin yalnız Mardinsporlu değil Fenerbahçeli de olduğunu fark etmemiştim. Biliyorsun ben de Fenerbahçeliyim, hatta yazında benden bahsedersen hasta Fenerbahçeli olduğumu belirtebilirsin. Munganlar, Kerimoğulları, Kermolar; hepimiz aynı sülaleyiz, amca çocuklarıyız. “Kerimîzadeler” Arapça söylenişi, “Kermolar” Kürtçe. Soyadı kanununda ‘Sülale adı kullanılmayacak, Kerim Arapça, onun Türkçesi Mungan, onu alacaksınız’ demişler. Sonra durum gevşeyince her aile kendi seçimini yaptı. İster Murathan Mungan gibi Mungan, isterse Kermo ya da benim gibi Kerimoğlu soyadını taşısın hepsi aynı sülale kısaca. 70’ime girmek üzereyim. İlk gençliğimde Beton lakaplı Hanna Ağabeyi seyrettim. O hakikaten büyük futbolcuydu. Mehmet Vedat Artık, ki ona “Memet Zine” denirdi, yakışıklı anlamında ‘zeyn’den. ‘Yakışıklı Mehmet’ Kalespor’un kalecisiydi. Takım kaptanı Zeki Yıldız’dı, “Beyt Nicme” denirdi, bu onun sülale adıydı. Kerimoğulları’na “Beyt Hacc Kermo”lar (Hacı olmuş Kermolar) denmesi gibi. Hanna ve Suphi kardeşler “Kermaniler”dendi, Hanna Ağabeye “Hanna Kermane” denirdi. Ekrem Özonay “Şeyh Abdülgani oğlu” Adil Özonay’ın kardeşidir. İki kardeş Gençlikspor’da oynadılar. Ekrem Ağabey çok iyi futbolcuydu. Hepsini seyrettim.”

Nezih Ağabey, bunları anlatırken bir vesileyle “Celadet, cesaretle doğruyu söylemektir; ama Arapçada ikinci bir anlamı daha vardır ki asıl o mühimdir: Celadet, hangi bakımdan olursa olsun sizden üst mevkide bulunana karşı doğruyu söyleme cesaretidir” dedi. ‘Saltanat makamını, hakkı müdafaa için manevi makamın celadetiyle susturmak’ anlamındaki bu kullanılışını okuduklarımdan hatırlıyorum. Göyünç hocam da doğru olanı müdafaa ederken öncelikle bu anlamda celadet gösterirdi. Celadetli şahsiyetiyle haksızlıklara da uğradı fakat üst’lerin hiçbir yaptırımı karşısında geri adım atmadı. Çok kişi bu kişilik özelliğinin az insanda bulunduğunu bilir. Meslekî astlarına, bilhassa tezleriyle boğuşan asistanlara karşı, öğretici eleştirelliğine paralel giden himaye ve müsamahası emsalsizdi. Kariyerinin ilk basamağındaki insanın hem manevi bir baskı hissettiğini hem de maddî dertler çektiğini gören nadir hocalardandı. Yaşadığı ülkenin şartlarına fazlasıyla vakıftı; gördüğü her eksik ya da olumsuzluğun talebelere ümit telkin edilerek ve onların elinden sımsıkı tutularak aşılacağına inanırdı. Tevazu onun doğal varoluş tarzıydı. Azla yetinilmeyen, bilakis çok aş ama ağrısız baş istenen bir çağda, tutumlu cömertlik timsaliydi. Taşra ya da İstanbul; hayatının her anında ve alanında böyle yaşayabilme becerisine sahipti.

Doktora tez jürimdeydi. Sene 93. Önce üç cümleyle danışmanımı tebrik etti. Ona söylediklerinde şunlar vardı; bir, isabetle seçilmiş bir konuda tez yaptırmasını takdir, iki, bir tezin bilimsel başarısında danışmanın önemi ve üç, bir arkadaş-hoca olarak onu zaten bu özelliği ile sevip sayıyor oluşu. Tezimi ne danışmanım ne diğer jüri üyeleri okumuştu. Okumakla kalmayıp iyi kötü bir şeye benzemesini sağlayan (oradaki beş kişiden) sadece O’ydu. Bunu bilmemesi de imkansızdı. Kendinden emin, nezaketi ve muaşereti ihmal etmeyen ama gereksiz eleştirilere de baştan set çeken üslubu buydu hocamın. Ankara’daki jüriye İstanbul’dan gelmişti. Tezi kabul edildikten sonra adayın ikramda bulunması ve ardından jüri üyelerini yemeğe götürmesi o devrin âdeti (ki hâlâ sürdüğünü duyuyorum) idi. İkincisini incelik ve maharetle savuşturdu. Ona göre, zaten maddi manevi canı çıkan adayı tebrik etmek kâfiydi, ilave yük eziyetti. Fakülteden birlikte çıktık. İçinde daktilo edilmiş kendi jüri raporu nüshası bulunan zarfı uzattı, bu bir hediyeydi; ve bir daha tebrik etti. Hiç olmazsa onu ağırlamama dahi izin vermedi. ‘Evde nasıl olsa zeytin peynir vardır, biz de ekmek alırız –kızartıp yeriz’ dedi. O bir yürüyüşçüydü. Sıhhiyeden Bahçelievler’e yürüdük. O günün gerilimi o günde kalmalı, ben de sakin sakin yoluma devam etmeliydim.

TV’yi açtık. “Hayat Ağacı”nın bilmem kaçıncı bölümüydü. Seyrettiğini, hatta Ayten Hanım’la birlikte tatlı tatlı başka diziler de seyrettiklerini biliyordum. Baş rol aktrisi dışında ilgimi çekmemesine, bizim evde bu tür diziler seyretme alışkanlığı da olmamasına rağmen tadını çıkararak izledik. Kuş gibiydim, hayat devam ediyordu. Ardından bir Fenerbahçe maçı veya o maçla ilgili haber var mıydı, ne yazık ki onu hatırlamıyorum. Avrupa basketbol şampiyonası maçlarından bir veya ikisini o gün mü başka gün mü seyrettik? (Şimdi bunu yazarken düşündüm, hoca Fenerbahçeli talebelerini daha mı çok severdi acaba, Mardinli talebelerinin istisnasız Fenerbahçeli oluşunda onun tesiri nedir ki, başka bir takımı tutarken hocayı sevdiği ve onun tarafından daha fazla sevileceğini sandığı için Fenerbahçeli olanlar da var mıdır?) O akşam kaldı mı bizde, bunu da hatırlamıyorum. Üstümdeki gerginliği o derece yok etmiş demek ki. Kaldığı vakitler kendine mahsus zenginliğiyle gelir hepimizi hafifleterek giderdi. Üsküdar İmam-Hüsnü çıkmazına şükran duygumuzu arza gittiğimizde Göyünç’lerin güler yüzleri, tatlı sözleri ve ayrıca Ayten Hanım’ın nefis kurabiyeleri ile ağırlanırdık. Başka dostları da gelmişse, diyelim Cinuçen-Barihüda Tanrıkorur çifti, en zor kişilikler de dahil, hep beraber bir hoş akşam geçmesini hocam sağlardı.

Birlikte geçirdiğimiz en yoğun günleri 1994’te Almanya’da yaşadık. Doktoramı bitirdiğim halde, Humbold Vakfı tarafından desteklenen, Wolf-Dieter Hütteroth’la birlikte yürüttükleri “Land an der Grenze” (Osmanlı Anadolusu’nun Doğu ve Güneydoğu sancaklarının tarihî coğrafyası) projesine benim tezimi de (XVI. Yüzyılda Ruha. Urfa Sancağı) ilintilendirdi. Projenin Türkiye’deki toplantılarının da katılımcısıydım. Bu toplantılarda, mesela “Türkiye’de Etnik Gruplar”ın (o sıralarda gündemi meşgul eden Peter Alford Andrews’in tartışmalı kitabının adı) çalışmaya dahil edilmesi görüşüne celadetle karşı çıktı ve o proje Nejat Göyünç’ün kontrollü proje yönetimi sayesinde beklenen bilimsel amaca nispeten ulaşmış oldu.

94 Temmuz sonunda Münih’e birlikte gittik. Oradan Erlangen’e geçip (mütevaffa) Hütteroth’la buluştuk. Erlangen/Deksendorf’ta bir ay onların misafiri olduk. Artık projenin sonuna geliniyordu. Her gün çok yoğun çalışıyorlardı. Kısa aralarla Hütteroth’un öğretim üyesi olduğu Erlangen Coğrafya Enstitüsü’ne gidip proje haritaları inceleniyor; Nürnberg, Münih, Bamberg ve Frankfurt’taki Türkoloji bölümleri ya da bazı Türkologlar (Suraiya Faroqhi, Hans-Georg Mayer, Semih Tezcan ilk aklıma gelenler) ziyaret ediliyordu. Bir yandan “Alman disiplini” ile çalışıyor ama diğer yandan, bu ülkeye ilk gelişim olduğundan, incelik ve doğallıkla benim için küçük geziler tertipleyerek seyahat fırsatları da yaratıyorlardı. Birkaç şehir içi dolaşmamızda büyük mağazalara girip “Çıtçıt” da aramıştık. Tırnak makasına çıtçıt da dendiğini ilk hocamdan duymuştum. Muhtemelen, Walther Hinz’in talebesi olduğu doktora yıllarında alışkanlık edinmişti. Bulmaktaki ısrarı etkinlik ve sağlamlığından olmalıydı. Sonunda bulduk ve aldık. O gün ben de kızıma oyuncak bebek almıştım. (Kızıma oyuncak almam Frau Hütteroth’un çok hoşuna gitmiş olmalı ki dönüş sırasında bir oyuncak bebek de o alıp hediye göndermişti).

Onunla yaşamayı sürdürdüğümüz hiçbir hatıra bizden uzaklaşmaz. Vakti tek boyutta oyalanarak geçiririz ama Zaman hem duygu yüklü hem çok boyutludur. Gönlümüz ve ruhumuzla zenginleşir zaman. Girenleri unutmayız. Orayı onlar zenginleştirirler çünkü. Hocam beni ihya edenlerdendi.

* Yazımın son şekli almasında katkıları için sevgili arkadaşlarıma; başta Hakan Kaynar’a, Fasih Dinç, Armağan Ekrem Göyünç ve Nezih Kerimoğlu’na sadece teşekkür etmenin yeterli olmayacağını biliyorum. Adları geçen Mardinli dostları ise zaten unutamam.
** Prof. Dr. (1958). Lisans (DTCF), master ve doktorasını Ankara Üniversitesinde tamamladı. 2014 yılında emekli oldu.
Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s