Refik Halid

BİR ROMAN KAÇ HAYATA DEĞER

Ahmet Nezihi

 

Ötelere gidişinin 50. Senesinde okuruna haz vermeye devam eden
Refik Halid’in aziz hatırasına

– Nilgün Teyzelere gideceğim diyorsun ama o ismin uydurma olduğunu biliyor musun?

“Gerçekten mi”, dedi kızım.

– Evet, Nilgün’ü Refik Halid o romanı için uydurmuştur. Okurlar, bilhassa kadın okurlar bu ismi çok sevdi. Sonra da Nilgün’ü kız çocuklarına, torunlarına ad vermeye başladı.

“Hadi ya.”

Nil bir renk adı, çivit mavisine deniyor. Gûn da renk. O halde Nilgûn’un (ya da Nilgün’ün) sözlük anlamı çivit mavisi. İsim değil sıfat. Ünlü şairimiz “Bâkiyâ gör harâb eder âhir / Seyl-i eşkim bu nilgûn tâkı” diyor. ‘Bâki, bak gördün mü sonunda gözyaşlarım sel oldu da o çivit mavisi kubbeyi nasıl da harap etti.’ İnsanın belli olmaz âhir ömründe de kubbesi yıkılıverirmiş. Refik Halid böyle bir şey yaşamadı. İkinci evliliğini kendinden çok genç bir kızla yaptı ve onunla mutlu bir ömür sürdü. Ama oraya girmeyelim, o kısım daha hoş gelebilir ama burada mevzu başka.

Hikâye 1949‘da Sedat Simavi’nin Hürriyet’te yayımlanmak üzere Refik Halid’den bir roman istemesiyle açılıyor. Bu istek imzaladıkları yılda iki romanlık anlaşmaya dayanıyor ve Refik Halid’de nasıl bir şey yazsam derdi tavan yapmış durumda. Tesadüf bu ya, tam o sıralar, kendini tanıtınca hatırlayabildiği bir eski ahbaba rastlıyor. Lafı lafı açıyor ve o ahbap bir uzak gemi yolculuğundan bahsediyor. Bir prensesle tanışmış gemide, yolculuk Hindistan’a. Prenses, Sultan Murad’ın torunu ve o diyara koca bulmaya gidiyor. Evleniyor da orada. Ama sonra, İkinci Dünya Savaşı içinde Paris’te vefat ediyor. Hepsi bu. Ama o oturuyor önce prensese bir ad veriyor, daha doğrusu uyduruyor: Nilgün. Sonra başlıyor yazmaya.

***

Roman kitap olarak 1950-52 arasında üç ciltte yayınlandı. Teklif “Osmanlı Prensesi Nilgün”dü ama Simavi’nin aklında “Türk…” olarak kaldığı, ve böylesi Refik Halid’in de hoşuna gittiği için o adla çıkmaya başladı. Ardından Mapa Melikesi Nilgün ve Nilgün’ün Sonu ciltleri geldi. Romanlar günümüze kadar defalarca basıldı. 2000‘lerin baskıları artık tek kalın ciltte. Romanın özeti vapurda romantizmdi. Kocasından ayrı yaşamak isteyen gözü kara bir kadınla onun erkek versiyonu Ömer’in hikâyesiydi bu. Aralara; hanedanın âkıbeti, gittikleri yerlerde çeşitli oyunlara alet edilmeleri ve onların sırtından hanedan mensubu numarası çekenler giriyordu. Yazarın egzotik dünyaya ilgisini, Sürgün’den sonra daha da açık ederek, yansıtıyordu diğer taraftan. Genç karısı Nihal, Ömer’de ve Nilgün’de Refik Halid karakterinin de ruhu da vardır dediğine göre hikâye daha da tatlanıyor. Nihal’in kastettiği şey kimseye eyvallahı olmayan ruhtu.

İlk süksesinde filmi de yapılmıştı Nilgün’ün. Romanla alâkası zayıftı, eleştirildi fakat romana gösterilen ilgiye hiç bir olumsuz etkisi olmadı. En belirgin etkisi ise romanla el ele verip Nilgün adını yaygınlaştırmak oldu. Hanedan içi ad koyma teamülünü Refik Halid’in bilmemesi mümkün değildi; padişah kızlarına Arapça kökenli isimler verilir, onlar da kendi kızları olduğunda bu geleneği devam ettirirlerdi. Farsça adlar cariye kökenli olanlara ayrılmıştı. Fakat Nilgün yeni, modern, sevimli ve bilinçdışı prenseslik, hatta hanedan özlemine karşılık geldi. Prensesliği, Osmanlı prensesleriyle birleştirerek yeniden sevimlileştirdi. Devir de buna hazırdı belli ki. Nilgün’ün Sonu’yla Osmanlı/Türk prenseslerine yurda dönüş affı çıkarılması, Başlangıç, aynı yıla denk geldi: 1952. Romanda işlenen Osmanlı şehzade ve sultanlarının gurbet ellerde eriyen hayatları teması kamuoyunu hazırlamış bu da DP iktidarının af tasarrufunda elini artırmıştı. Sempati duyulan yazarın da sürgünle gurbet kahrı çekenlerden olduğu, yıllar sonra yine böyle bir afla yurda dönebildiği hafızalarda tazeydi.

Nilgün’ün gerçekte kim olduğuyla ilgilenmemişti Refik Halid, bir tarafta bir yığın meşguliyeti vardı diğer tarafta yaratıcı muhayyilesi için ilave malumatın gereksizliği. İşin aslını sonradan öğrenmişti. Gerçek olayla daha sakin vakitlerinde ilgilenebildi. O arada romanı/ları iştiyakla takip eden saf ve düşünceli okurlar ellili yaşlarını süren romancıya, prensesin kim olduğunu soran ondan itiraf bekleyen mektuplar yazdılar. Sabırla bekledi ve Nilgün’ün kim olduğunu son cildin neşrinden iki sene sonra açıkladı. Sonunda okurlarının “arzularını yerine getirme(ye)” karar vermişti. “Rahmetle anmak vesilesini bulduğuma memnun olarak hakikî prensesin hüviyetini bildireceğim, bunu bilâhare öğrendim.”

Vapurda birlikte seyahat ettiği prenses, V. Murad’ın torunu Selma Hanım Sultan’dı. Refik Halid bu ismi Avrupa’da geçerli hanedan protokol kurallarına göre zikrediyordu: Prenses Selma. Osmanlı protokolüne göre Selma Hanım Sultan, Beşinci Murad’ın kızı Hatice Sultan’la Damad Rauf Beyefendi’nin evliliğinden olmuştu. Padişah kızları Sultan, kızlarının kızları Hanım Sultan unvanı almaktaydılar.

1924 sürgünü üzerine Hatice Sultan diğer çocuklarıyla birlikte on üç yaşındaki Selma’yı da alarak Beyrut’a yerleşti. Hanedan mensupları saray dışındaki hayat tecrübesinden mahrumdu. Erkekler ne iş bulur ve o işi ne kadar öğrenebilirlerse ancak o kadar yapabildi. Kızlara ise Mısır yahut Hindistan prensleri (mihraceler) talipti. Bu bazen o diyardan gelen bir haberle mümkün oluyordu. Refik Halid’in “Rivayete göre afacan bir kızmış” dediği Selma Hanım Sultan’ın yirmi beş yaşında evlenmek üzere çıktığı seyahatin arkasında böyle bir geçmiş vardı.

Prenses yaşadıklarının ne kadarından söz etmişti ahbaba, eski ahbap Nilgünleşen Prenses Selma’nın anlattıklarından ne kadarını nakletmişti Refik Halid’e? Bilmiyoruz. Hatırında ne kalmışsa o kadar veya bir kısmını mahreme alıp kalanını anlatmış olabilir.

Nakleden Osman Aykut dinleyen de Refik Halid’di. Onunla yıllar önce Halep’te tanışıp görüşmüştü. “Uzun boylu, asil çehreli –ne karın ne kalça- filiz, fidan gibi, daha makbul bir tâbirle tığ gibi bir delikanlı.” Bugün ne çok değişmişti: “Şimdi parmağındaki iri ve acayip taşlı yüzüğü, göbeğinin üstünde katmerlenen gabardin pantolonu, Frenklerin ‘cirard’ dedikleri haykırıcı ve göz kamaştırıcı kravatı, bütün eşkâli ve haddinden fazla şişkinliği ile kalantor bir kuyumcuyu andır(makta).” Bu tipleri ilginç bulduğu için ayrıca sevdiği anlaşılan Refik Halid Nilgün’ünü ona, Osman Aykut’a ithaf etti.

Aykut, Meclis-i Maliye azasından Muhittin Bey’in oğluydu. Ama Kılıç Ali’nin oğlu Altemur Kılıç, annesinin üç kardeşinden biri olan Osman dayısını anlatırken başka sırlar da veriyor: “Ailenin problemli çocuğu, İngilizlerin ‘Black Sheep’ yani Kara Koyun dedikleri, hemen hemen her ailede rastlanan problem evlatlardan. Gençliğinde haşarılıkları ve bazı yolsuzluk olaylarıyla babasına çok çektirmiş hatta aileye damat giren babamı da [Kılıç Ali’yi] üzmüş. Amma şeytan tüyü varmış, yakışıklı olduğu için bol gönül maceraları geçirmiş. Türkiye’de barınamayacak hale gelince de, galiba babamın zoruyla da, memleketi terk etmiş. Avrupa, Avustralya ve nihayet Hindistan’da maceraperest bir hayat yaşamış, evlilikler yapmış.”

Ve işte sırrımız. “Bir Osmanlı prensesi ile macerası olmuş. Refik Halit’in Nilgün romanının kahramanı o!”

Dayı bu sırrı Refik Halid’le paylaşmış olabilir olmayabilir. Onun açısından değerli olan Osman Aykut’u (ve anlattıklarını) ilgi çekici bulmasıdır. İki “afacan”ın, varsa bile, ‘gerçek’ gönül macerasını anlatmak değil.

Selma Hanım Sultan talibi Seyyid Hüseyin Sâcid’le 1938’de Hindistan’da evlendi. Sâcid, Kutvâre (Kotwara) nevvâbı, yani hükümdar nâibiydi. Hanım Sultan bir sene sonra ondan hamile kaldı. Doğum için ülkenin sağlık şartlarından endişe ettiğini ileri sürdü. Asıl niyeti, boşanmasa da, onu terk etmekti. Nevvâb ona bu imkânı verince haremağası Zeynel’le Paris’e gitti. Kenize (Rajkumari Kenize de Kotwara) adı verilen kızını burada dünyaya getirdi. Ardından rahatsızlandı ve kızı henüz bir buçuk yaşındayken, muhtemelen doğum sonrası zatüreeden, yirmi yedi yaşında öldü. Sene 42’ydi, baba Hindistan’da, Fransa Nazi işgalindeydi. Zeynel hastanede anne-kızın başında beklemişti. Hanım Sultan’ın vasiyetine uydu; babaya çocuğun ölü doğduğunu, karısının da geçirdiği rahatsızlıktan kurtulamayarak öldüğünü bildirdi. Sonra prensesi kucağına alıp tarafsız ülke İsviçre Büyükelçiliğine götürdü. Kimsesiz çocuklar buraya bırakılıyor, oradan yetimhanelere dağıtılıyordu. Zeynel’den Kenize’nin kim olduğunun öğrenen elçinin eşi onu dağıtım dışı tuttu ve savaş sonuna kadar bir yaşındaki oğluyla birlikte büyütmeye karar verdi.

Savaş bitince ebeveynin tayini çıktı. Venezuela’ya Kenize’yi de götürmek istediler. Ama önce onu evlat edinmeleri gerekiyordu. Baba Sâcid (artık Kotwara mihrâcesi Hüseyin) Hindistan’da bağımsızlık mücadelesi veren bir hanedanın aktif üyelerindendi. Evlatlık izni isteyen mektuba red cevabı verdi. Şaşkındı, yaşadığını öğrendiği kızını en kısa zamanda alıp götürecekti. Ama yetişemedi.

Bu ikinci geç kalmaydı. Selma Hanım Sultan Paris’e geldiği günlerde bir gün kuzeni Orhan Efendi (II. Abdülhamid’in oğlu Abdülkadir Efendi’den torunu) ile karşılaşmıştı. Orhan Efendi’nin ülkeden ülkeye, şehirden şehire hareketli bir hayatı vardı. Doğum ve ölüm haberini Paris’e tekrar döndüğünde alabilmiş ve doğru elçiliğe gitmişti. (Bu yönlendirme o yıllarda Hanedan Reisi olan II. Abdülmecid tarafından da yapılmış olabilir.) Onlara, üzerinde Osmanlı Prensi yazan kartvizitini uzatmış ve kendini “De la part de la princesse morte” (Mütevaffa prensesin yakîni) olarak tanıtmıştı. Fakat ebeveynden değildi ve Kenize’ye sahip çıkmak için geç kalmıştı. Elçi ailesi çocuğu rahibeler okuluna teslim ederek ülkeden ayrıldı.

Babasının adamları ellerinde belgelerle okulun tek yatılısı Kenize’yi almaya geldiler. O zaten burada yalnızlıktan bunalıyordu. Fakat rahibeler gelenleri her defasında atlatmayı başardı. Küçük kızı Müslümanlara teslim etmemek için sakladılar, kaçırdılar, taşra kasabalarına gönderdiler; sonunda babayı yıldırdılar. Okul çağına geldiğinde de Fransa’da yaşayan Belçikalı bir aileye verdiler. Bir yıl sonra başka bir aile aldı ama onlarla da olmadı. Ergenlik çağından itibaren, rahibelerin himayesinde, hayatını kendi kurmaya karar verdi.

Uyumlu bir çocuk olduğu halde ne aileleri ne okulları kabullenebilmişti. Onlar için doğru olan ailenin iki tarafıyla da ilgisini keserek büyümesi; din, dil, kültür bağlarını yaşadığı ülkeyle kurmasıydı. Kenize’ye göre ise asıl yanlış tam da buydu. Üniversiteyi bitirdi, başarılı olduğu işlere girdi ve bu arada adı Fransa’nın önemli gazetecilerinden biri olarak anılmaya başladı. Sıra gelmişti annesini ve 21 yaşında buluşabildiği babasını tanımaya. Birer roman kahramanı yapacaktı onları. Orhan Efendi elçiliğe gelerek kendini takdim edişini ona yıllar sonra anlatmıştı. İlk romanının adı o söz oldu: De la part de la princesse morte. Sonuçta o da annesinin sadece yakîni olabilmişti.

Selma Hanım Sultan’ın hayatlı-sanatlı romanı Fransa’daki ilk neşrinden (Kenizé Mourad, De la part de la princesse morte, Paris, Éditions Robert Laffont,‎ 1re éd. 1987, 600 p.) bu yana başta Fransa olmak üzere 40’tan fazla ülkede defalarca basıldı. 30’un üzerinde dilde yayınlandı, milyonlarca okuyucuya ulaştı. Orijinalinden dört sene sonra Türkiye’deki ilk yayıncısı Türkçe çevirisini neşrederken bir anlam ifade etmeyeceğini düşünmüş olmalı ki o adı Saraydan Sürgüne yaptı (Çeviren Esin Çelikkan, Çeviriyi gözden geçiren Saman Helvacıoğlu, İsis, İstanbul 1990). Yeni adla birlikte onun, Kenize’nin, arkasındaki bütün hikâyenin de gittiğini fark etmemişlerdi. Bu ad müteakip baskılarda da yapışıp kaldı. Son baskılarına kadar (Kenize Mourad, Saraydan Sürgüne, Çeviren Nuriye Yiğitler, Everest, İstanbul 2014) geçen sürede romanın önce çevirmeni değişti; sonra, daha mühimi, yazarın adı. “Murat” evvela Murad’a ardından Mourad’a evrildi. Fransız transliterasyonunu tercih etmeleri anlaşılabilirdi, ama o takdirde adı da ona uydurmak, yani aksanlı yazmak, Kenizé demek gerekirdi. Aldırmadılar. Babanın anlatıldığı romana da yazar adı öyle kondu (Kenize Mourad, Bir Devrimin Ruhu: Begüm, Çeviren Didem Nur Güngören, Everest, İstanbul 2014). Oysa bütün bunlar olurken V. Murad’ın torununun kızı Kenize Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmuş, verilen nüfus cüzdanıyla adı soyadı Kenize Murad olarak tescil edilmişti.

Bu anlatılanların hepsi ayrıntı olabilir. Belki bizim bilmediğimiz yalnızlık ve kimsesizliği Kenize’nin kenz’inin açılmasına vesile olmuştur, işin orasına bakmak yeterlidir. Neden olmasın.

Vâsıl olmaz kimse hakka cümleden dûr olmadan

Kenz açılmaz şol gönülde tâ ki pür nûr olmadan

Şems-i Azîz

***

Refik Halid’in mizacı dostlarının sırlarını muhafaza etmeye eğilimliydi. Osman Aykut’un hayatını romanlaştırmayı düşünmemiş olamaz. Bugün olsa, yeğen Altemur Kılıç’ın yukarıdaki tasvirini tamamlayan kısacık ilaveyi de alır, kurguyu tamamlar ve bir koca cilt de onun için yazardı: “Annemler ondan zaman zaman haber ve bazen de para alırlardı. Kalküta’da Bara Club diye bir kulüp işlettikten sonra 1946 yılında, elinde bol para, İstanbul’a geldi. Kendisini o zaman tanıdım. Çok renkli ve değişik bir insandı. İstanbul’da Necmettin Molla’nın Cihangir’deki konağını kiralayıp bir otel açtı. Bir hanımla evlendi ve adeta rüzgâr gibi geçip birdenbire Avustralya’ya gitti. Kalbinden rahatsızdı, bir süre sonra orada öldüğünü haber aldık. Kim bilir belki bir yerlerde çocukları ve torunları yaşıyordur!”

En azından bir film senaryosu olabilecek Aykut’u bıraktık diyelim. Peki 1954’te çekilen Nilgün filmini, Erika Remberg’le Cüneyt Gökçer’i hatırlayarak, Refik Halid’i bir daha yad etsek. Sonra şimdi de onun, Kenize Murad’ın filmi yapılsa desek… “Afacan” annenin sakin kızı Kenize şahsi hayatında dingin. Dışarıya karşı zarif ama cesur ve mücadeleci. Mizacını babadan almış olmalı. Godard sinema ‘ne hayat ne de sanattır, ikisinin arasındadır’ diyor. Adı Godard’la anılagelen Anna Karina Kenize’yi alsa ve hayatıyla sanatından şöyle ikisinin arasında bir film yapsa. Hatta aynı yaşta (75) olduğu Kenize’yi kendisi oynasa, afişte de, Nilgün gibi, bizden bir ad olsa… Lafı uzatırsak Osman da oynasa, o da ‘Benim ve annenin bütün afacanlıklarımız seni bulmak içindi, gel yaşlarımıza değil yarına bakalım; fırsat buldukça Refik Halid okumayı da ihmal etmeyelim’ dese…

Vazgeçtim, melodram oldu. İşi ehline bırakmalı ve yeni bir “Hadi ya” ile daha uğraşmamalı.

_______

Aklımda kalanları bir dahi tahkik, tashih ve tevsik ile teyid eylediğim kaynaklar: (Terkibi bunlarla yaptım. Gerisi benim. Kızım anlamadıklarını sorsun.)

Aktaş, Şerif. Refik Halit Karay, Akçağ, Ankara 2004.

1973’te Kaya Bilgegil danışmanlığında hazırlanan Refik Halid konulu ilk doktora tezinin otuz yıl sonra, esasa ilişkin herhangi bir müdahale olmaksızın, kitaba dönüşmüş hali. Nilgün’ün özetinin de özetini çıkarırken, hiç numara çekmeden, buradan faydalandım (s.151-5). Aşağıda künyesini verdiğim son doktora tezi de (Ünal 2013) roman özetlerini oradan almış. Alırken Aktaş’ın cümleleri de bozulmuş ama. Son yıllarda sık rastlanan bu çeşit nakiller çok dikkat çekmeye başladı. Bir de, hanedanın sürgünü Aktaş’ta 1922, kırk sene sonra Ünal’da da 1922; 1924’ü niye beğenmiyorlar acaba?

Ayda, Adile. Böyle İdiler Yaşarken… (Edebî hâtıralar), ?, Ankara 1984.

Nilgün’ü gazetede tefrika edilirken okumakta olan Ayda bir gün hazır yazarını bulmuşken ona romanda tasvir ettiği ülkeleri gezip görmüş olduğunu sanarak saf okur soruları soruyor (s.116-7). Görmedim, turistik broşürlerden okudum diyor Refik Halid. Karısı Nihal, kocası zor durumda kalmasın diye, sonra da kütüphanelere gidip araştırmalar yaptığını ilave ediyor. Ayda’nın mukabelesine bugün kim olsa güler: “Ben ki hiç okumadığını zannediyordum!” Hilton toplantılarına kimse eşini getirmezken Refik Halid’in her defasında genç ve güzel karısı Nihal’le geliyor olmasını kıskandığı tam da bunu derken öyle belli oluyor ki.

Döndaş, İnci – Ali Serim (Haz.). Hürrem Sultan’ın Torunları. Osmanlı Hanedanının Kadınları Anlatıyor, Doğan, İstanbul 2013.

Kenize Murad’ın kendini kendi gibi anlattığı sayfalar gördüğüm en iyi kaynak (s.51-75). Bu hazırlayanların başarısı.

Grafton, Anthony. Dipnotlar*. *Merak uyandıran bir tarih, Çeviren Fatma Acun, TTK, Ankara 2012.

Bu kitaba referans gerekçem yazdığım keyfî notlara meşruluk kazandırmak içindir.

Karay, Refik Halid. Bir Ömür Boyunca, Haz. Yusuf Turan Günaydın, TTK, Ankara 2011.

İçinde, ilk olarak Panorama, 3, Temmuz 1954, s.10-11’de yayımlanan “Nilgün’ü ilham eden prenses kimdir?” yazısının da yer aldığı aynı adlı hatıraların en makbul neşri.

Karay, Refik Halid. Nilgün, İnkılâp, İstanbul 2010.

Nilgün’ün tek ciltte toplanan son baskısı bu. Hem artık sadeleştirmesiz de yayınlanabiliyor.

Karay, Refik Halid. Pek İyi Hatırlarım. Memleket Yazıları 5, Haz. Tuncay Birkan, İnkılâp, İstanbul 2014.

Nilgün’ü ilham eden prenses kimdir?” bu kitapta da yayımlandı (s.591-6). Refik Halid’in muhtelif gazetelerde kalmış yazılarını toplayıp her birini bütünlük teşkil edecek şekilde farklı başlıklarla yayına hazırlayan Tuncay Birkan büyük ve değerli bir işe soyundu. “Memleket Yazıları” serisinden şimdiye kadar 11 kitap çıktı, arkası da gelecek. Bu arada Refik Halid’in Ay Dede yazıları da kitaplaştı ve aynı yayınevinden 1922, 1948 ve 1949 yan başlılarıyla çıktı: Haz. Mustafa Apaydın, 2013-14.

Kılıç, Altemur. Kılıç’tan Kılıç’a. Bir Dönemin Tanıklığı, Remzi, İstanbul 2005.

Kılıç’ın tarihçiler ve biyografi meraklıları için pek faideli hatıraları. Dayısı Osman Aykut’u sempatiyle anlatması çok hoş (s.65).

Kıvanç, Halit. “Erika Remberg Nilgün’ü Beyaz Perdede Canlandırıyor”, 20.      Asır, 74, 14 Ocak 1954, s.13.

Haber hem Halit Kıvanç’ın kaleminden çıkması hem de Türkiye’de o devir erkeğinin “Şahane” güzel kadın algısını aksettirmesi bakımından önemli. Remberg’e göre (1932-, o sırada 23 yaşında) Türkler vaktin kıymetini bilmeyen, mizahsız yapamayan insanlar. Kadınları şişman erkekleri kıskanç. İstanbul cennet; pilav, lokum, börek (adlarını Türkçe söylemiş) harika. O bile kısa sürede şişmanlamış.

Öztuna, Yılmaz. Devletler ve Hanedanlar, II, Türkiye (1074-1990), Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara 2005.

Osmanlı hanedanının en ayrıntılı jenealojisi bu eserin ikinci cildindedir. Toplam beş ciltlik böyle bir eseri bir daha kimsenin hazırlaması mümkün görünmüyor. Bu son baskının kıymeti ayrıca bilinmeli.

Osmanoğlu, Osman Selaheddin. Osmanlı Devleti’nin Kuruluşunun 700. Yılında Osmanlı Hanedanı, İSAR, İstanbul 1999.

Murad’ın torununun oğlu Ali Vâsıb Osmanoğlu’nun oğlu Osman Selaheddin Efendi’nin özel merakı ve titiz çalışması ile Osmanoğulları için hazırlanmış en muteber ‘Kim Kimdir’ rehberi.

Ünal, Yenal. Yakın Dönem Türk Tarihinde Refik Halid Karay, Yeditepe, İstanbul 2013.

Karay üzerine yapılan son doktora tezinin kitap olarak neşri. (Danışman Kurtuluş Kayalı, Refik Halit Karay’ın Eserlerine Yansıyan Düşünce Dünyası, AÜ SBE, Ankara 2012: https://tez.yok.gov.tr/UlusalTezMerkezi/tezSorguSonucYeni.jsp, erişim 29.10.2015).

Refik Halid’in gazete ve dergilerdeki yazılarının dökümü tezin ekleri arasında.

http://www.uludagsozluk.com/k/nilgün/, erişim 29.10.2015.

Sevgili sanal dünyamızın Uludağ Sözlük muteber müelliflerine nazaran Nilgün birkaç sene evveline kadar Türkiye’de en çok kullanılan 132. isim. Müellif, merak eden olursa diye, Amerika’daki sıra karşılığını da veriyor: Nicholas.

https://tr.wikipedia.org/wiki/Kenize_Murad, erişim 29.10.2015.

https://fr.wikipedia.org/wiki/Kenizé_Mourad, erişim 29.10.2015.

Kenize Murad’ın ansiklopedik biyografisi için kısa ama faydalı malumat bu ikisinde. Türkçe Wikipedi’de yakın zamana kadar bu kadarı da yoktu.

http://www.yenisafak.com/yenisafakpazar/prenses-nilgun-yeniden-aramizda-269991, erişim 29.10.2015.

Refik Halid’in eserlerinin, ve bu arada Nilgün’ün, uzun süre sonra yeniden yazarın orijinal diliyle yayımlanabiliyor olmasına sevincini dile getiren yazılardan biri.

http://www.glamourgirlsofthesilverscreen.com/show/696/Erika+Remberg/index.html, erişim 29.10.2015.

https://www.tumblr.com/search/erika%20remberg, erişim 29.10.2015.

https://de.m.wikipedia.org/wiki/Erika_Remberg, erişim 29.10.2015.

Nilgün filmi için Türkiye’ye geldiğinde İstanbul ve Ankara’da toplam dokuz ay yaşayan Erika Remberg’in hayatı, filmografisi ve fotoğrafları için en iyi dijital kaynaklar.

 

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s