Monthly Archives: January 2016

Tanburî Cemil’in Büyük Eseri Mesud Cemil

Kunduracı Olamadı, Mesleği Kedilerden Öğrendi

Ahmet Nezihi

Bir yerde bir dehanın adı geçiyorsa eserlerinden söz ediliyordur. Anlatılanı dinleyen, yazılanı okuyan kişi, onlara dair belirsiz ya da ilk bakışta anlaşılması güç ölçütler kullanıldığını fark ettiğinde alelade olanın dışına çıkar. Artık girilen yeni dünyanın dilini çözme zorluğuyla karşı karşıyadır. Sanatçıya yaklaşmanın bir yolu da çocuğuna bakmak. Oradan başlanabilir (mi?). Baba Tanburî Cemil’i görmek için oğlu Mesud’a bakmak gibi mesela. Başlayayım. En azından taslak olsun.

Tanburî Cemil Bey gibi oğlu Mesud Cemil Bey de müzisyendi. Geçtiğimiz yüzyılın başında, o devrin dertleri arasında, Aralık 1902’de doğmuştu. Babası, kendi dertli devrinden de büyük dertlerle boğuşmasın diye oğlunun Mevlevî dervişi veya kunduracı olmasını istemişti. Annesine göre istek “abes”ti. Bütün büyük sanatçıların istekleri abestir.

Annenin kendi hayatıyla uyumlu istekleri vardı. Görmediği şey kocasının isteklerinin de onun hayatıyla uyumlu oluşuydu. “Yedi yaşıma girerken açılan bu bahiste babam, annemi baygınlıklara sürükliyen fikirler ortaya atmış, ya Mevlevî dervişi yahut kunduracı olmamda ısrar etmişti. Ona göre, ilkokuldan başlayan ve ‘İlm-ü-fen namına binihaye türrehât’ ile devam eden akademik tahsilin mânası yoktu. Bunu yapanlar sanki ne olmuştu? O halde, ya ‘Hakikî Mekteb-i edeb’ olan ‘Dergâh-ı Mevlâna’ya terkedilip çile çıkarmalı ve derviş olmalı idim, yahut da kunduracılık veya saraçlık gibi amelî mesleklerden birine çıraklıkla girip, alınteri ile ekmeğini çıkaracak, basit ve rahat bir insan olarak yetiştirilmeli idim.” Şerife Saide Hanımın işte onun bu tasavvurunu “abes” bulması anlaşılabilir bir annelik endişesidir. Baba, sanatçı endişesiyle, “basit ve rahat bir insan” olmak dururken oğlunun zor isteklerle başını belaya sokma ihtimalini düşünmek bile istemiyordu. Yaşadığı tecrübe ona rahatlığın kunduracılıktan veya kendini müteal olana adamaktan geçtiğini öğretmişti. Teklif ettiği şey aynı kapıya çıkan iki tercihten biriydi. İnsan “basit”ten kaçtığı için zora sokuyordu kendini. Bu kadar basitti. Ama annenin dediği oldu.

Mesud Cemil 1946’da Tanburî Cemil’i yazarak anlatmaya başladığında, 44 yaşında anladı babasının ne dediğini. Erkek çocukların babayı anlama yaşı. Ebeveyni onun geleceğini alelade planlar üzerinde konuşmuştu. “Mücerred bir fikri münakaşa” etmişlerdi. Planlar karmaşık hayat basitti. İnsanın (olabilecek) rahatı hayatıyla uyumlu basit’i seçmesinden geçiyordu. O iki meslekten birine intisap etseydi daha huzurlu olurdu. Şimdi, artık mümkün olmayan o ihtimal geliyordu aklına. Böyle düşünüyor olmasında “Üstadın sağlığı boyunca ve devam ettiği müddetçe biz o sanatkâr evlâdın yüzünü görmedik. Cemil Bey en kıymetli varını en yakın dostlarından bile kıskanıyor gibiydi ve saklamıştı” derken ne kastettiklerini anlamış olmasının da payı vardı.

Bu ara gösterimde olan filmlerden Point Break’te de anlatılıyor. Bu dünyada yaşarken sen de dünyaya bir şey veremiyorsan almasını öğrenemediğindendir. Almayı öğrenseydin vermeyi öğrenme ümidin de olurdu. Ama bilinçten vazgeçemezsen ne alabilir ne de verebilirsin. Mesud Cemil (modern) bilinç diye bir şey olduğu öğretilen neslin çocuğuydu. Bilginin kaynağı akıldı, eğitimi okulda alınırdı. Görev, bilinçle alınanı aynı bilinçle vermekti. Yeni epistemolojik hiyerarşi böyle kurulmuştu. Ehliyet almak statü sahibi olmaktı. Aşağıdakiler verilmesi gerekenlerdi. Yukarıdan bakma lüksü onlarda tatmin edilir. Tanburî Cemil belli ki bu hiyerarşide bir yanlışlık hissedenlerdendi. Oğlu çok şey öğrenecek, kendini bir şey zannedecek, almanın değerini bilemediği için verdiğinin anlamı olmayacaktı. Ama bu bir devrin kaderiydi, ne yapabilirdi ki.

İlk gençlik çağıyla birlikte evladın yüzünü baba değil başkaları görmeye başladı. Böylece Tanburî Cemil’in “Pek kıymetli ve latif eserlerinden biri”ni herkes tanımış oldu. Onlar gibiydi. “Gönülü ile üstad babasının Şarkında, kafası ile Garbtadır. Doğrusunu isterseniz, hepimize saadet veren bu dost, bütün buhranlılar gibi mesut değildir.” 1952’de Mesud Cemil’in 40. Sanat Yılı kitabına yazı verenlerden Falih Rıfkı’nın tasvir ettiği kişiydi. Tanburî Cemil’in dediğini anlıyor, kabul ediyor, onaylıyorlardı. Olamamaları “Basit”in hor görüldüğü bir çağa girmiş olmalarındandı. Statü artık herkesin sahip olabileceği bir şeyse niye ona talip olmasınlar, hiç olmazsa denemesinlerdi. Yanlışsa, bir gün nasıl olsa görüp vazgeçerlerdi. Fırsat, kaçırılmaması gereken bir şeydi, erişilmesi gereken değil. Yeterince akıllıydılar.

Mesud Cemil’in gerçek dostları, ondan sinnen hayli büyük veya hayli küçüktü. Aralarında neredeyse otuz yaş bulunan ve onu şahsen de sevdiği anlaşılan Yılmaz Öztuna, hâlâ en iyi Mesud Cemil biyografilerinden birini yazdığı musiki ansiklopedisinde, Cemil’in yerini bir otorite edasıyla ve ince ayrıntılara girerek anlatırken, örtük de olsa, o yönüne de işaret eder. Babasını kavrayışın ardında bu kişilik özelliği de vardır. Ayrıca, geniş kültüründen, Almancaya hakimiyeti ile bir iki dili daha anladığından, ciddi tıp kültüründen, musiki üzerine yüzlerce makalesinden, basılmayan hikâye ve roman tercümelerinden, hiç almadığı halde kendisine yakıştırılan “Tel” soyadından, vefasızlığından yakınan dostlarına rağmen aynı dostlarının onu hep büyük bir şahsiyet olarak hatırladığından söz ederken araya bir başka özelliğini daha ilave eder: “Kedilere olan düşkünlüğü ve engin sevgisi meşhurdu.”

İyi, doğru ve güzel olanı alıp-vermeyi kunduracılık ederken ya da Mevlevi çilesi çekerken öğrenme fırsatını kaçırdı Mesud Cemil. Babasına o kadar benzemediğini bilmektedir artık. “Ben babam gibi san’atından başka bir şey’e dayanmadan yaşayabilen, kendi kendine devlet kuran cinsden bir san’atkâr değilim ki…” der. “Spor, tiyatro, tıb, hukuk, edebiyat, teknik… Tecessüs antenimi uzatmadığım konu pek azdır. Hattâ mesleğim olan mûsikî sâhasında bile dağılmışımdır. Bu yüzden çok şey kaybettim, îtirâf ederim.” Yine de iyi kötü mesleğinde ilerledi, memuriyetinde mücadeleler etti, takdirler kazandı. Kırklı yaşlarından itibaren de, alışverişin sırrını ona kediler öğretince anladı. Neden dağılıp durduğunu öyle çözdü. Ani ve hızlı gelişen lösemiden 31 Ekim 1963’te 61 yaşında vefat etti.

Mesud Cemil ‘tanıdığı kedileri’ yazmaya, 1946’da “Tanbûrî Cemil’in Hayatı” Vakit’te tefrika edilmeye başladığında karar vermiş olmalı. Kedi anlatıları o tefrika tamamlanıp kitap olarak basıldığı yıl (1947) çıkmaya başlıyor. Çocukluğunun geçtiği evde oluşan kedi sevgisinin artarak devam etmesi kişiliğinin bir parçası. Ekrem Reşid Rey onun yirmili yaşlardaki halini hatırlarken “Elâ gözlerinde zekâ, masumiyet ve şeytanlık birbirine karışırdı. Kalbinde derin bir muhabbet ve şefkat vardı. Çok defa paltosunun cebinde sokakta kimsesiz kalmış minimini bir kedi yavrusu bulunurdu!…” diyor. Bundan otuz yıl sonraya, 40. Sanat Yılı’na geldiğinde yine farklı olmayacağını düşünüyor. “Gidip paltosunun ceplerine bakayım!.. Mutlak, sokakta kimsesiz kalmış minimini bir kedi yavrusu vardır gene!…”

İnsanda, daha çok da bir kadında aradığını mı görüyordu onlarda; sevmeyi sevilmeyi, estetiği, saflığı, duruşu, romantizmi, hatta melankoliyi? Hikâyelerine bakılırsa biraz da öyle. 1902 Aralık’taki bilinmeyen doğum günü ayın son haftası ise, ki bana öyle geliyor, bir de oğlak oluşunu eklemeli bunlara (Kendine pay çıkarma girişimi). Kadınları, o da olmazsa kedileri sevebilirdi zaten. Üç defa evlenmiş ama çocuğu olmamıştı. Ama kedi aşkı -sevgisi değil, kedilere aşktır. Çocuk olsa da olmasa da.

Bazıları için kedi insanda/kadında ne arıyorsa onu temsil eder. Paglia bu temsili şöyle tasvir eder: ‘Asla poz vermeyen duruşlar, itibarları zedelendiğinde utanmalar, sürekli korkmanın ve korkutmanın pratiğini yapmalar; seremonilerinde kişi seçicilikleri, görünmezliğe değer vermeleri ama görmekten ve görülmekten de hoşlanmaları, göz yoğunlukları, bir persona hissine sahip oluşları, uyrukluğa karşı çıkıp kendi kanunlarıyla hareket etmeleri, müphemlik becerileri, kulakla ve kuyrukla ilettikleri sinyalleri, bilinmez kalma kararlılıkları…’ Ve işte asıl bomba, “Âdeta bir köle gibi insanı hoşnut etmeye çalışan köpeklerin aksine kediler, yalın bireysel ilginin otokratıdır. Hem ahlâksız hem edepsizdirler; kuralları kasıtlı olarak bozarlar.”

Mesud Cemil’in insanda/kedide tam olarak neyi aradığını bilemeyiz. Hem aranan zaten bilinen bir şey olamaz –bulunduğunda dahi. Ama onlarda bir şeyler gördüğü belli. Gördüğü, Paglia’nın bir taraftan da “Kediler sinsidir, tekinsiz gece yaratıklarıdır” dediği şey değil asla. Sevmeye dair bir şey. Almaya ve vermeye dair bir şey. Evliya Çelebi’nin “Kedi sevgisi imandandır” deyişindeki espriye benziyor. Şarklı sevgisi bu, babadan miras; yoğun, denetimsiz; hesaplı kitaplı insanlığa muhalif. Hani Refik Halid kedisi Zeynep’i anlatırken “Kedileri gülmez sanmayınız; evet, filvaki onların sesli, kaba, münasebetsiz bir gülüşleri yoktur ama manidar bir tebessümleri olduğunu da inkâr edemeyiz” diyor ya, o hesap.

Tanbuî Cemil ve Mesud Cemil, baba oğul, geldiler ve gittiler. İz bıraktılar.

_______________

Biraz da malumat

Mesud Cemil’in adı ve soyadı

bahsi Türkiye’nin yaşadığı kültür devrimiyle bağlantılıdır. “Aranan şartlar”ı da hesaba katarak hayatının bir döneminde “Tel” diye bir soyadı almak istemiş olabilir. Ama bunun lafızda kaldığını, ne kaydedildiğini ne de kullanıldığını kendisi anlatmıştı zaten. “Soyadım hiçbir zaman “Tel” olmadı. Kanun çıktığı zaman soyadımı, ikinci adıma bir “koma” koyarak seçtim: Cem’il… Nüfusa da böylece yazdırdım. Yıllarca sonra, her dilde olduğu gibi okunabilen bir “Tel” kelimesini, bir deneme mahiyetinde adımın arkasına ekledim. [Sonra…] kestim attım.” (Röp. Orhan Tahsin, “Seslerinden Tanıdığımız Meşhurlar: Mesut Cem’il”, Hayat, 18, 27 Nisan 1961, 11. Haber verip temin eden aziz Turan Tanyer’e minnettarım. Nitekim “Mesut Cemil Tel” adındaki “Tel”: Aile, Sonbahar, 1947, 14; kedi hikâyelerinin peş peşe yayımlandığı Aile dergisinde ilk hikâyeden, “Tanıdığım Kediler”den sonra bir daha görülmüyor. Bu arada, komalı “Cem’il” yazılışının ise hiç tutmadığı anlaşılıyor. (Mümtaz’er Türköne, nüfus kayıt adındaki komayı tutturmak için az mücadele etmedi). O halde Mesud’un soyadı olarak baba mirası Cemil’i aldığı bu kadar açık. Muteber bazı ansiklopedilerde, bu arada Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi’nde hâlâ “Tel” soyadının neden esas alındığını (Nuri Özcan, “Tel, Mesut Cemil” , DİA, 2004, XXIX, 392-3.) bilmiyorum. Adı ise, kendi devrinden bugüne, Mes’ud/Mes’ûd/Mesud/Mesut biçimlerinde yazılıp gidiyor. Mesut’u tercih edenler bugünkü imlayı esas alanlar. Ben, kelimenin transliterasyonu ile transkripsiyon işaretlerini bir tarafa bırakıp, anlam da kaybolmasın ama Mesud da kalsın, diyenlerin tarafını seçtim.

Mesud Cemil’in hayatı

üzerine yazılan çok yazı var. Bir ansiklopedi maddesi olarak Öztuna’nın yazdığı hikâyenin bendeki yeri ayrıdır: Yılmaz Öztuna, Türk Musikisi Ansiklopedisi, I, MEB, İstanbul 1969, 124-5; Büyük Türk Mûsikîsi Ansiklopedisi, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1990, 175-7; Türk Mûsîkisi Ansiklopedik Sözlüğü, Orient Yayınları, Ankara 2006, 182-4. Aralarında küçük bazı değişiklikler dışında aynı kalan bu maddeyi her okuyuşumda ayrı zevk alırım. Üç evliliğinden üçüncüsü hakkında bilinenler arasına yeni girdi. Tanburî Cemil Bey ailesinin nüfus kayıtlarına ulaşan ve eksik bilgileri tamamlayan Mehmet Güntekin (“Cemil Bey ve Ailesi Hakkında Yanlış Bildiklerimiz”, Türk Edebiyatı, 393, Temmuz 2006, 68-70) gibi araştırmacı/müzisyenlerin incelemelerinin devamını bekliyoruz. 40ncı Sanat Yılında Mesut Cemil adlı jübile kitabı (Cumhuriyet Matbaası, İstanbul, Kasım 1952) önemli bir kaynak. Uğur Derman’ın, neşre hazırladığı Tanbûrî Cemil’in Hayâtı’nın ikinci baskısına yazdığı “Mes’ud Cemil Bey Yüz Yaşında” girişi (Kubbealtı Neşriyatı, İstanbul 2002, 9-27) kayda değer. Keza Musikişinas dergisinin Mesud Cemil dosya sayısı da onu yakından tanıyanların gözlemleri bakımından çok kıymetli (8, Boğaziçi Üniversitesi Türk Müziği Kulübü̈ Yayınları, İstanbul 2006, 89-158). Dosya içinde 1952 jübile kitabından seçmeler de yapılmış ve sonda Mesud Cemil’in yazdıkları ile hakkında yazılanların bibliyografyası verilmiş. Muhtelif yayınlarda Türkiye Radyoları Müdürlüğü ve İstanbul Radyosu Müdürlüğü yılları (1950-63) hakkında da hayli malumat var. Ama bu konu Meltem Ahıska ile birlikte okunmalıdır (Radyonun Sihirli Kapısı. Garbiyatçılık ve Politik Öznellik, Metis 2005). Konservatuar ve lise öğretmenlikleri için ise çok malzeme toplamak lazım. Fakat sorun kaynakların ötesindedir. O devirlerin yazar, çizer ve sanatçılarının biyografileri kişiliklerini biçimlendiren şartlar dikkate alınarak yazılabilir. Aksi takdirde tutanın elinde kalmakta, bilhassa 70 sonrası sığ “sağ” ve “sol” bakışların sıradan adamlarına dönüştürülmektedirler. Kısaca Mesud Cemil, kendi devrinin pek çok ünlü siması gibi, onu bir insan olarak anlatacak kalemi bekleyenlerden.

Mesud Cemil’in kedi hikâyeleri

hakkında muhtelif rivayet var. Sebebi kendisi. “Bir aralık 38 kedim vardı. Hepsinin hikâyesini yazdım” demiş olması (“Seslerinden Tanıdığımız Meşhurlar: Mesut Cem’il”, 11). Sonra Turgut Etingü’nün, Mesud Cemil’in 31 Ekim 1963’te ölümünün hemen ardından çıkan yazısında bu röportaja atıfla tekrarladığı anlaşılan “Kediler için kaleme aldığı 38 uzun yazısı”ndan bahsedişi (Hayat, 21 Kasım 1963) ve rivayetin bugüne kadar gelmesi (N. Özcan, “Tel, Mesut Cemil”, 393). Gökhan Akçura’nın, rivayetlerin peşine düşen ilk araştırmacı olarak, mevcut sekiz hikâyeyi –yine de müphem bıraktığı üç nokta ile- tespit edişinden bu yana yeni bir şey çıkmadı. Çıkmayışı, yakın zamanda kayda geçen Mesud Cemil gibilere mahsus bir tutumdan; geride neşredilmemiş bir şey bırakmama isteğinden kaynaklanmış olabilir. Son demlerinde dostu Cevdet Kozanoğlu’na anahtarlarını vererek Radyoevi’ndeki masa ve dolaplarında ne varsa bunları yakmasını istediği ve onun da denileni yaptığı naklediliyor (Uğur Derman, “Mes’ud Cemil Bey Yüz Yaşında”, iki baskıda da, 24). İmha edilenlerin arasında kedi hikâyeleri de var mıydı, onları ikmal edemediği için mi neşretmemişti, hikâyeler yalnızca tasavvurunda mıydı, bilemeyiz. Refik Halid’den kedisi Zeynep’i, kayıp Beşir’i, tedavi edilemeyen Maviş’i (“Kedimin Gözleri Karşısında”, “Hayvan Sevgisi, İnsan Çilesi”, Makiyajlı Kadın, Semih Lûtfi Kitabevi, İstanbul 1943, 79-83; 157-160. Bu, kitabın yeni harflerle ilk baskısıdır), onlara benzer hikâyeleri okumuş ve onlar ayarında yazamadığını görüp vaz geçmiş de olabilir. Uzun lafın kısası birini sevince abartmadan edemiyor, ‘kesin yazmıştır, imha edilmese daha neler öğrenirdik, vah vah!’ demeyi pek seviyoruz.

Kedilere dair

basılı ve sanal inanılmaz sayıda yayın bulunmaktadır. Son yılların en iyi kedi dosyalarından birini Toplumsal Tarih dergisi hazırladı: 123, Mart 2004, 55-99. “Tarih Boyunca Kedi” dosyasında en sevdiklerim Yücel Dağlı’nın “Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde Kedi” yazısı ile yine onun hazırladığı “Kedi Sözlüğü” idi. Oğuz Tekin’in “Eskiçağdan Ortaçağa Kedi” incelemesinin sayfaları arasında yazarın kendi kedisi Rüştü’nün de fotoğrafı vardır. Aradan on yıl geçmiş, Rüştü ne alemde acaba? Şark kedilerine dair Annemarie Schimmel’in Şark Kedisi (Ötüken 2009) iyi bir derlemedir. Kedi “Fosforlu gözlerinde her zaman derin mistik bir sır barındırır” der Schimmel -bir daha baksak mı. “Garplı” bakış için, böyle demek doğruysa, Camille Paglia’nın anlatım ve analizlerinden çok faydalandım: Cinsel Kimlikler, çev. Anahid Hazaryan ve Fikriye Demirci, Epos Yayınları, İstanbul 2014. Bu arada, Gündüz Vassaf’ın İstanbul’da Kedi (YKY, 2014) kitabına epigraf olarak aldığı Ulus Baker’in “Sorun, hayvanlarla sürdürülecek ilişkinin ‘insanca’ olması gerektiği düşüncesinden çıkmaktadır” sözüne çok inanırım.

Malumat fazla olmuş

diyenlere, muhtasar Mesud Cemil malumatı için Beşir Ayvazoğlu’nun kitabına bakmalarını salık vereyim, Saatler, Ruhlar ve Kediler. Edebiyat Tarihinin Renkli Dünyasında Kısa Bir Cevelan, Kapı, İstanbul 2015.