Monthly Archives: May 2016

Öztuna Milliyetçilik Yüzyılının Tarihçisiydi

Söyleşi: Aybars Öztuna

A. Nezihi Turan ile Yılmaz Öztuna’yı Tanımak

Yılmaz Öztuna kimdir? Yılmaz Öztuna’yı tanımlar mısınız?

Kim? Bu bir kimlik sorusu. Beyefendi’mize tevcih edilseydi sual, hep hayran olduğum eşsiz tebessümüyle, “Efendim, bu kabil suallerin manası nedir, yapacağımı yaptım ben; daha fazlasını da yapmak isterdim ama olmadı, onlar artık benden sonrakilerin elinden çıkacak, buna hiç şüphem yok; kim olduğumu yaptıklarımdan çıkaracaksınız” derdi.

Tanım mı? Beyefendi’ydi! Bu hitap ya da tabir sohbet meclisine iştirak edenlerin müşterek kanaatini temsil ederdi. Bir başkasına da yakıştırdıklarımıza hem benzerdi beyefendilik hem münhasıran ona mahsustu. O vakte dek “beyefendi”lere yakıştırılmamış, akla gelmemiş olanları da kapsardı. Garsona “Bu sade kahve değil! Şekerli kahve pişirilen cezvede pişmiş; bunu götürüp değiştiriniz, beş yıldızlı otelde böyle şey olmaz efendim!” derken asabi görünürdü, herkeste bir ürkme de olurdu hatta. Ama hangi garson olursa olsun “Peki efendim”le mukabele etmek zorunda hissederdi kendini. Hemen herkes öğrenmenin en etkili yöntemlerinden birinin de bu olduğunu böyle kavrardı. Diyelim cezve mevzuundan Ayşe Sultan’dan bizzat dinlediği (Sultan’ın Babam Abdülhamid kitabında da anlatılan) II. Abdülhamid’in kahve tiryakiliğine dair anekdotlara geçti. Bu defa tiryakilik ritüellerinin gündelik hayatın mühim misallerinden biri oluşunu dinlerdiniz. Doğrudan hakim olduğu konularda, çalıştığı konunun uzmanı kabul edilen kişi yanlış veya eksik bir şey söylemişse, kim olursa olsun, onu açık ve kesin bir dille tashih ederdi. Onun için esas olan bilmeyenlerin aklında yanlış bir şey kalmamasıydı. Tarzına, üslubuna alınganlık gösterenlere aldırmazdı. Kişisel kalıcılıklarla, alınganlıklarla değil doğru bilginin hayatiyetiyle ilgilenirdi. Alaka sahasına girmeyen bir konu anlatılıyorsa, yine kim olursa olsun onu, sessiz ve başkalarını sessizliğe davet eden bir dikkatle dinlerdi. Yeter ki anlatan kişinin konuyu vaz edişinde makam, unvan, kariyer, titr gibi şeyler hissedilmesin; meğer ki şahıs genç, yolun başında ya da ortalarında biri olsun. Kendini olmuş gören yaşça yakın veya büyüklerin hatalı nakillerine tahammülü daha azdı. Yaş da dahil hiçbir ilave pozisyon anlatılan şeyin doğruluk ölçüsü olamazdı ona göre. Bütün bu hallerinin dönüp dolaşıp beyefendi olma kapısına çıkışı şaşırtıcıydı. Şahsiyetindeki karakteristik özellikler için bilhassa yazdığı çok sayıda biyografiyi okumak gerekir. Öztuna’nın kişiliği, eserlerinde anlattığı kişilerin onayladığı taraflarıdır. Şahsiyet en büyük saadettir diyor Goethe, zihnin canlılığı ya da faal zihin. Öztuna kişiliğiyle mutlu olanlardandı.

Yılmaz Öztuna ile tanışmanızı anlatır mısınız?

Gençlik yıllarımda Türk Tarihinden Yapraklar, Osmanlı Padişahlarının Hayat Hikâyeleri ve Haremde Üç Haseki Sultan adlı eserleri başta olmak üzere, yazdıklarının heyecanlı bir okuyucusuydum. Sanıyorum 1979’du, Necati Bey caddesindeki Ankara Aydınlar Ocağı’nda bir konferansını dinlemeye gittiğimde gördüm ilk defa. Sonra yıllar geçti aradan. Beyefendi’nin Büyük Ankara Oteli’nde (şimdi Rixos) salı günleri siyasetçi arkadaşlarıyla, perşembeleri ise herkese açık meclisi olduğunu dostum Ayhan Pala’dan öğrendim. Öztuna meclisine Ayhan davet etti beni. Ankara’da oturuyor ama Kırıkkale Üniversitesinde görev yapıyordum. Bir yandan vakit ayarlama mazeretiyle erteliyor diğer yandan o meclise katılma ehliyetimi sorguluyordum. Değerli insanların yanında daha da değersizleşmekten hep endişe etmişimdir. Ayhan bu tabiatımı bildiğinden davetini ısrarla güncelledi. 95’di diye hatırlıyorum, önce salı meclisine götürdü, o iki meclisin de kethüdasıydı, beni Beyefendi’ye takdim etti. Derin bir sıcaklık aldım, bir daha da kopamadım.

Yılmaz Öztuna Meclislerinde neler konuşulurdu, tartışılırdı, anlatılırdı? Siz bu meclislerin iştirakine ne zaman başladınız, hangi sıklıklarla yer aldınız?

Beyefendi salı meclisini tatil ettikten sonra perşembe meclisinin müdavimlerinden oldum. Yurt dışında olduğum 2000-2 arası iki yıl ile 2011’de Ankara’dan ayrıldığım sene dışında ve kimi başka aksamalar harisinde meclisinde idim.

Öztuna’nın erken yaşlarda seçkin İstanbul meclislerine iştirak ettiğini biliyoruz. Başta çok sevdiği Hüseyin Sadeddin Arel; Kazım İsmail Gürkan’ın, İsmail Hami Danişmend’in meclisleri falan. 40’lardan 60’lara uzayan meclisler. 69’da milletvekili olarak Ankara’ya geldi ve artık bu şehirde yaşadı. İstanbul meclislerinde konuşulanları gastronomi, tebabet, siyaset diye sıralardı. Sonraki meclislerde, hele Ankara meclislerinde gastronominin esamesi okunmazdı. Tıp ve sağlık tesadüfe kalmıştı. Varsa yoksa siyaset. Tarih ve musiki muhatabın kişiliğine ve sorusuna bağlıydı. Kürşat Solak’ı çok severdi mesela; o, tarihten bir mevzu sorduğunda son derece ciddiye alır, doğrudan ona hitap eder, anlamasını sağlayacak şekilde açıklardı. O dersin dinleyicileri olarak bizler de bu diyalogdan büyük zevk alırdık. Solak’ın musikide karşılığı Lokman Tuncer’di. Öztuna’nın İstanbul konservatuvarında talebesi olmuş yıllar sonra hocasının meclisine iştirak etme bahtiyarlığına erişmişti. Talebenin hası hep talebe kalandır, Lokman onlardandı. Siyaset bahsi haddi aştığında ona döner, “Lokman Bey, musikimizde neler oluyor?” diye sorardı. Bu mükâleme de çok tatlı geçerdi.

Yılmaz Öztuna ile bir anınızı anlatır mısınız?

Sağında Ayhan Pala otururdu solunda ben. Arada bir “İki yanımda birer tarihçi oturmasının sebebi yanlışlarımı düzeltmeleri içindir” derdi. O meclisin dinlemeyi seçmiş kişisi olarak bu beni mutlu etmeye yeterdi. Ayhan daha çok, ben bir iki defa kendimizce düzeltmeler yaptık. Bunun üzerine öyle bildiği şeyi tashih edişi, aynı konu bir daha gündeme geldiğinde “Bu konuyu Ayhan Bey daha önce izah etmişti, artık hepimiz ondan öğrendiğimiz şekliyle biliyoruz” deyişi hayranlık vericiydi. Eleştiriyi onun kadar seven çok az insan vardır.

Dikkate değer bir tarih incelemesi yayımlandığında alır götürürdüm. “İnceleyeceğim efendim” derdi. Ertesi hafta küçük bir zarf içinde, kimsenin görmeyeceği biçimde, kitabın parasını mutlaka verirdi. Fazla olduğunu, indirimli aldığımı söylediğimde “Arkasında yazan budur, ötesini karıştırmayın” deyişini nasıl arıyorum anlatamam.

İtiyat halinde, ekseriya mentollü Meltem sigarası içerdi. Günde elli adedi bulduğunu söylerdi fakat dudak tiryakisiydi. Biraz da özenene ikaz mahiyetinde, “Efendim, biz de netice itibariyle yüzde ellisini içimize çekmiş oluyoruz” derdi. Son birkaç yılında onu da bıraktı. Sonra sağ elinde, arada bir sıkar gevşetir gibi oynadığı bir çakmak tutmaya başladı. Bazen sorardı, “Nezihi Bey sigara içmiyor musunuz?” ‘İçeyim efendim’ derdim. Paketimden çıkarıp dudaklarıma aldığımda hemen elindeki çakmağı uzatır ve yakardı. Sorma tarzı zarif bir emir gibi gelir, yakışını o emri yerine getirmenin mükafatı olarak algılardım. El emru fevka’l-edeb. Tabii bu dediğim kapalı yerde sigara yasağı öncesiydi. Tiryakiler arada bir dışarıda içtiler sigaralarını sonra. Döndüğümde yine zarifçe sorardı, “Nezihi Bey, içtiniz mi sigaranızı?”

Zaman zaman yayıncılar eserlerini basma talebinde bulunmak üzere otele gelirdi. Onlarla lobide görüşürdü. Bir defasında böyle bir görüşmeye tesadüf ettim. Gelmemi isteyince gidip oturdum yanına. Temsilciler onun büyük bir yazar oluşundan, binlerce gencin yazdığı eserlerle yetiştiğinden, şu veya bu kitabını basmak istediklerinden dem vuruyor, lafı uzatıyorlardı. “Bana ne vereceksiniz?” diye sordu. Aynı lafları tekrarlamaya başladılar. Kesti ve “Efendim bırakınız bu palavraları, bana ne vereceksiniz?” dedi. Tekrar benzer lakırdılar. “Efendim bırakınız bu palavraları!” Görüşme sonuçsuz kalmıştı. Onlar gittikten sonra bana döndü ve “Nezihi Bey, ben kaba bir adam değildim, terbiyem işte böyle adamlar yüzünden bozuldu” dedi. Konuşmaya şahit olmamı istediğini sanıyorum. Benzer durumlar yaşarsam aldatılmamı istemiyordu.

Biliyorum, istediğiniz “bir”den çok oldu ama üzerimde o kadar büyük tesiri var ki bunları olsun anlatmadan edemedim.

Öztuna’nın siyasi faaliyetlerinden bahseder misiniz ?

1969-73 meclisinde AP Konya milletvekilliği yapmıştı. Demirel’in birinci derece müşavirlerinden biri oldu. 73 seçimlerinde yine Konya’dan aday gösterilmişti. AP düşüşte Selamet Partisi yükselişteydi. Erbakan Konya mitinglerinde Öztuna’yı hedef aldı. Onun mason olduğunu, seks dergileri çıkardığını falan anlatıyordu. Oysa mason değildi Öztuna. Seks dergisi meselesi ise Hayat müessesesinde çalışmış olmasıyla ilişkilendiriliyordu. Kastettiği şey o müessesenin çıkardığı dergilerden (Hayat, Hayat Tarih dergilerinden ayrı olarak) Öztuna’yla hiç ilgisi olmayan Ses dergisiydi. O da bir popüler magazin dergisiydi. Bu garipliğe hazır şartların içindeki seçmen AP’den çektiği oyları MSP’ye yöneltince Öztuna seçilemedi. Önceden tahmin edilen bu sonuca karşı Demirel onu ne kontenjandan ne de seçilebileceği İstanbul’dan aday göstermeyince olan olmuştu. 80’le birlikte siyasete bir daha teşebbüs etti. Fakat, 80 darbecileri “Parti kurucularında milletvekili olma şartları aranır” hükmünü kendileri getirdikleri halde MDP kurucularından olan Yılmaz Öztuna’yı 1983 seçimlerinde siyasi yasaklılar listesine dahil ettiler. Bu acayiplikten sonra profesyonel siyasetten uzak durdu. Demirel’le hukukunu hep muhafaza etti. Başta muhalif olduğu Özal’la da dost oldu. Özal cumhurbaşkanı olunca bu dostluk sırdaşlığa dönüştü, zamana yayılan uzun görüşmeler ve Öztuna’nın sorularına verilen cevaplarla hayatını anlatıp kayda aldırdı. Semra Özal bu kayıtların İş Bankası kasalarında muhafaza edildiğini açıklamıştı. Beyefendi’ye göre bir dönem milletvekilliği siyaset bilimi doktorasına eşdeğerdir. Siyasi hayatı uzun bir bahistir. Birkaç hususa dokundum sadece.

Öztuna’nın müzikle ilişkisinden bahseder misiniz?

Çok gelişmiş müzik zevki olan bir müzikologdu. Ama ben bu bahiste söz söyleme ehliyetine sahip değilim. Sevdiği bestekârlar, mesela Şekip Ayhan Özışık, benim de diğerlerinden ayrı yere koyduklarımdı.

Bu bahiste doğrudan tecrübe ederek bir şekilde dahil olduğum husus ise Türk Musikisi Ansiklopedisi’nin üçüncü ve son baskısının hikayesidir: Türk Mûsikîsi, Akademik Klasik Türk San’at Mûsikîsi’nin Ansiklopedik Sözlüğü, I-II, Orient Yayınları, Ankara 2006. Öztuna için olmazsa olmaz çalışma konularından biri bu ansiklopedidir. Henüz on sekiz yaşında iken hazırladığı, fasiküller halinde neşredilen Türk Musikisi Lugatı’nı ömrü boyunca genişletip güncellemek yani. Ansiklopedi formunda önce MEB yayınları arasında çıkmış sonra Kültür Bakanlığı tarafından yayınlanmıştır. Yeni baskısını hazırladığını biliyorduk. Artık bir daha yenileme vakti olmayacağını düşündüğü için bu baskıyı çok önemsiyordu. Yine Kültür Bakanlığı yayınları arasından çıkacaktı. Dizilmiş, redaksiyonu ve tashihi yapılmış, baskıya hazır hale gelmişti ama bir türlü basılmıyordu. Meclisin azalarından Prof. Dr. Mustafa İsen Bakanlık müsteşarı idi. Onun bütün iyi niyetli gayretlerine rağmen eser çıkmıyordu. Öztuna üzgün ve gergindi. Ansiklopedinin, bilhassa biyografilerdeki kendine özgü eleştirel dili önceki baskılarda bazı sıkıntılara yol açmıştı. İsen bunu bürokratik olarak aşma “risk”ini alıyor ama siyaseten “risk” alınamıyordu. Öztuna ise özellikle bu mevzularda medeni dünya standartlarında olmamız gerektiğine inanıyordu. Hep standartlara dirençle mücadele etmişti. Eseri için verebileceği bütün tavizleri vermişti. Yeterli bulunmamasına karşı makul açıklama istiyordu. O açıklama yapılamadı. Öfkelenmeye başlamıştı, meclisin müdavimleri buna birkaç defadan fazla şahit oldular. Aralarında büyük iş adamları, yüksek bürokratlar, etkin milletvekilleri, varlıklı insanlar vardı o meclisin. İçlerinden buna el atacak, bir yayınevine sponsor olup bastıracak kimse çıkmadı. Öztuna’yı üzgün ve gergin gördükçe derin hicran duyuyordum. Bu duruma daha fazla katlanamadım ve maddi sorumluluğunu üstlenerek (Öztuna bunu hiç bilmedi) bir özel yayınevine bastırdım. Beni mutlu eden şey Beyefendi’nin memnuniyetini görmekti, inanılmaz bahtiyar oldum. İki bin adet basılmıştı. Yayınevi dağıtımını beceremedi, Öztuna artık şöhret isim değildi, açılan çok sayıda Türk Musikisi konservatuvarı ilgi göstermedi vs sebeplerle satış rakamı düşük kaldı. Dağıtımcı dağıtımı bıraktı, yayıncı kalanları bana devretti. Eşe dosta hediye ettiklerimden geride iki cilt takım halinde yüzlercesi hâlâ bende duruyor şimdi. Yayımlanmasının üzerinden on sene geçti. (Öztuna yok artık, bunları bilmeden gitti. Bu benim için gerçek bir tesellidir.) Kendi dışındaki buna benzer örneklerde sorumluluklarına yanaşmayan kişi ve kurumlar lafı açıldığında “Zenginler ahlaksız olur efendim” derdi. Ona göre zenginler için en değerli şey paraydı, hayat ilkeleri o değerli şeyi kaybetmemek üzerine kuruluydu. “Zengin”, maddi olarak varlıklı kategorisinde olanlar ile öyle olmasalar da parayı kendileri için merkezi değer ölçüsü yapanlardı. Benim sezgilerim de bu yöndeydi. Onun tarafından ifade ile teyid edilmiş olmasıyla bende de hüküm haline geldi. Beyefendi’ye minnet duyma sebeplerimden biri de budur. Yukarıdaki hikayeyi de onun için anlattım zaten.

Öztuna tanıdığı insanlara, hayatı boyunca, olması gerektiği yere gelebilmesinde ben onun için ne yapabilirim diye bakmış ve bunun için elinden gelenin mutlaka fazlasını yapmıştı. Bu anlamda insan aslında elinden geleni değil gelmeyeni yapabilir.

Geniş anlamıyla ideolojik milliyetçiliğin içindeydi. Milliyetçi çevrelerden de çok sayıda zengin çıkmıştır. Birbirine zıt olsalar da ister Ziya Gökalp ister Yahya Kemal; bu isimler adına ciddi neşriyat yapılması, arşivler ve enstitüler kurarak nitelikli incelemelerin yapılabilmesini sağlama imkanları vardı o zenginlerin. Yapmadılar. Öztuna için de yapmayacaklardır. Yahut büyük bir birikim teşkil eden millet ve milliyetçilik araştırmaları literatürü; onu da kazandırmadılar literatürümüze. Bunu, sol literatüre ilave olarak, solcu zenginler yaptı. Milliyetçilik araştırmalarının kurucu babaları ile geliştiricilerinin metinleri mesela İletişim yayınları arasından çıktı. Öztuna karakterindeki solun önde gelen ciddi, çalışkan ve üretken kültür ve bilim adamları tanımış olsalar onunla çok iyi anlaşırlardı diye geçmiştir aklımdan. 80 sonrasında önceki ortam büyük değişim geçirdi, bir kısım önyargılar yıkıldı ama müşterek ortamlar yaratılamadı. Öztuna’yı anlamaya çalışırken işin bu tarafını da hep düşünmüşümdür.

İslamcılık ve İslamcılar için de benzer şeyler söyleyebilirim. İslamcılık bir ideoloji olarak Osmanlısız İslam tarihinin patolojisidir. Osmanlıyı dışlayan Kemalist rejimin ürünüdür. Bu çerçeveden bakan Öztuna’yı onların aklı başındaları da vaktiyle tanımış olsalar mutlu olurlardı. İslamcı zenginler de belki bu memleket için gerçekten kalıcı, müsmir ve hayırlı işler yapma ufku kazanırlardı.

Öztuna’nın tarihte ortaya çıkardığı gerçeklerden bahseder misiniz?

Tarihte gerçek yoktur, yorum vardır. Bu yüzden tarih her nesilde yeniden yazılır. Öztuna milliyetçilik yüzyılının tarihçisiydi. O milliyetçilikten 21. Yüzyıla ne kaldıysa bir de onu yazmak, onun yorumunu ve projeksiyonunu yapmak istiyordu. Olmadı. Kültür milliyetçisi olarak tarihe Gökalp gibi değil Yahya Kemal gibi baktı. Osmanlı’yı dışlayan veya ona mesafe alan tarihle başı hiç hoş değildi, onunla mücadele etti. Beyefendi’nin genel olarak “sağ” dediklerimizin Türk tarihine bakışından temel farkı ise Tanzimat yorumudur. Modern Türklerin bugünkü varlık ve itibarının kaynağını o büyük reformda görürdü. Ne demek istediğini o genel okumuş “sağ” hâlâ anlamış değil.

Sizin bahsetmek istedikleriniz , eklemek istedikleriniz …

Çok özlüyorum.

Yılmaz Öztuna hakkında yazı/yazılarınız varsa cevaplarla beraber yollamanızı rica ediyorum.

Yolluyorum.

  1. “Takdim Yerine. ‘Bir Yazar Neden Çok Okunur Nasıl Klasik Olur’ Hakkında”, II. Abdülhamîd, Zamânı ve Şahsiyeti, Kubbealtı, 2008, s.7-10.
  2. Yılmaz Öztuna’yla Tarih ve Tarihçilik Üzerine Konuştuk“, Giderken dergisinde (Mart 2011, s.2-4) yayımlanan röportaj.
  3. Linkini verdiğim adresteki yazım:

https://www.facebook.com/permalink.php?story_fbid=883634615088032&id=338931779558321