Monthly Archives: October 2016

Aybike’nin Murdoch’la festivali

‘Deniz Deniz de bir roman, pek öyle libellus da değil hani, 512 sayfa. Çevirene de helal olsun, anlamadığım yer yoktu.’

Alnında kurtlu bir bant, boynunda bohça ilmeği atılmış Türk bayrağı. Sağ elini havaya kaldırmış, üç parmağıyla ayıp işaretlere benzer bir şey yapıyor ve “Türkiye! Türkiye!” diye bağırıyor. Milli Müdafaa’dan metroya yöneldi şimdi. Yanında kendi gibi bir kız daha var ama bu daha sevimli. Arkada kalmışlar. Laf atılabilir.

Adın ne senin bakalım? Baktı, beni abi yahut eski kuşak reislerden biri sandı.

“Aybike”20

Ay ay Bike, bayrağı boynuna bağlamak oluyor mu hiç?

“Nereme bağlasaydım!”

Öfkeli değil nükteli bir tepki bu. Belli ki muzip.

Üstüne gitmem şart oldu.

Bayrak bağlanmaz, dalgalandırılır.

“Dalga geçmemen için daha kaç kitap okumam gerekiyor?”

Türüne bağlı.

“Sadece roman okurum ben.”

Çavdar tarlasında da dolaştın mı?

“Çocuk musun, sekiz sene oldu okuyalı.”

Böyle başladı ahbaplığımız. “Hoca! Hoca! Bu bitti, bir tane daha söyle de okuyalım” diye mesaj atıyor. Ayda bir de okuduğu dört romanın etrafında dört dönüyoruz. Roman yazacak, kesin kararlı. Modern kafeleri sevmiyor, kapitalizmin son açtığı şubelermiş. Kızılay, Selanik tarafı yasak. Kumrular’ın, Olgunlar’ın… tekil çoğul muhtelif sokakların kahvehane-kafe sentezi mekanlarından birinde buluşuyoruz. Garsonları saygılı, patronları babacan, çayları demli mekanlar. Taşradan gelenlerin daha merkezi bir yerde, Güvenpark’ta falan, buluşup hadi şurada bir çay içelim dedikleri yerler.

“Hayatın son yılları haklı olarak tefekkür dönemi olarak düşünülür. Bunu yapmaya daha evvel başlamadığın için pişman olacak mısın!”

Ama bu Charles Arrowby’ın sorusuydu.

“Şimdi de benim sorum, alalım cevabını hoca!”

Bu bir roman konusu.

“Deniz Deniz de bir roman, pek öyle libellus da değil hani, 512 sayfa. Çevirene de helal olsun, anlamadığım yer yoktu.”

O kelimeyi de öğrenmişsin bu arada.

“Evet, libellus, küçük kitap. Büyük kelimeymiş, sevdim.”

Sen çok büyüme ama. Bir gün bir yalnız kişi olarak, kendine karşı korumasız kalmanı istemem. Çünkü adil bir hayat, hayal kırıklıkları ile kuşatılmıştır. Seçtiğin süre kadar yalnız ol, biriyle iyi kötü ve bir öncekinden daha hazırlıklı olacak kadar, fazla uzatma. Yalnızlığı uzatmak korkakça ve bencilcedir.

“Süpersin başganım, önsözden konuşuyorsun.”

John Burnside! Murdoch’ı ve Artowby’ı ne güzel anlatmış ve eleştirmenlere karşı nasıl da sahiplenmiş, değil mi? Onu anlayan okuru olması, yazardan çok bir başka okuru sevindirir. İyinin Egemenliği’nden önce veya sonraydı, Varoluşçular ve Mistikler’i okurken Murdoch’ın azize olduğuna inanmıştım. Neyse ki bundan Vatikan’ın haberi yoktu. Diğer İrlandalılardan da olmamıştı zaten. Gerçi sadece Dublin doğumlu, hayatı İngiltere’de geçti ama olsun…

“Aşık mısın?”

Evet. Ama hangisine emin değilim; Iris Murdoch’a mı, onu canlandıran Judi Dench’e mi? Aynı gibiler, adlarının farklılığı yanıltıyor.

“Yanılgı yaşlarındasın, ondandır. Babam da aynı şeyi söylüyor annem için; ne bileydim böyle olduğunu senin, bilsem Ayşe’yi alırdım diyor. Aslında ikisini de istiyor.”

Sevdin mi Deniz Deniz’i?

“Evet. Sonumuz iyi değil. Onun için ben az ve daha kısa romanlar yazacağım. 144 sayfa olacak. Okuduğum en iyi romanlar, benim yazabileceğim kadar olanlar. Yazıp kapanacağım, röportaj falan yok. Elimde poşetlerle AVM’den çıkarken yakalanmış bir iki fotoğraf belki. İki taraf için görünmezliğin cazibesi ve sorunları ne imiş, ben de yaşamak istiyorum. Neden bu kadar geç çevrildi bu roman, ben on yaşındayken yazmış?”

Onu başganlarına sor. Ben on yaşındayken yazılan ama hâlâ çevrilmeyen o kadar çok ve iyi roman var ki! Biz normal değiliz, ben yalnız bunu biliyorum. Bırak şimdi romanı da Üsküdar’da sahaf festivali var sen ona bak.