Monthly Archives: November 2016

Yine de Aşağıdan Yukarıya

denize yakın mağaralarda
günlerce gözlerinin içine baktım,
ne ben seni tanıdım, ne de sen beni.
Seferis (Çev. Cevat Çapan)

Vaziyet vahim!
Alanına spesifik katkılar yapmış bir tarih profesörü facebookta bir sayfa paylaşmış, başlık şu: “Milletine küfretmeden de Nobel kazanılabiliyormuş.” Aziz Sancar bizden Orhan Pamuk sizden demek istiyor. Ama aynı gün bu ikilinin aynı ülkenin insanları olmaktan gayet memnun yeni çekilmiş bir fotoğrafı da dolaşıyor.

Mesele cumhurbaşkanının Sancar ve Pamuk’u birlikte davet etmesiyle çözülecek gibi de değil. 1963 Nobel Edebiyat ödülünü İzmirli (Urla) YorgoSeferis almıştı. Şiirlerindeki özgünlük 14 yaşında ayrıldığı memleket hissiyatından geliyor. Anadolu Rumlarının mübadele ile Yunanistan’a göçürülüşündeki katastrofiyi kimse onun kadar etkili anlatamadı. Böyle kabul ediliyor. Sancar’lıPamuk’lu (muhayyel) resepsiyonda Seferis de hassaten anılsa, aslında onunla birlikte üç nobelimiz var dense, yine olacak gibi değil.

Tarihçimiz, Aziz Sancar’ın işine, hücrelerin hasar gören DNA’ları onararak genetik kendi bilgisini korumasına hiç ilgi göstermemiş olabilir. Ama Kara Kitap’ı da okumamış Seferis’in bir şiirini olsun merak etmemiştir. Kendi (dar) uzmanlık alanından darlandığında “milli hassasiyet”ini göstermek isteyen meslektaşlarına katılarak yalnızlığını azaltmıştır.

Tarihçiliğin önemli isimlerinden Kemal Karpat son kitabında (Bir Ömrün İnsanları) Şerif Mardin için “Suyu Bulamayan Adam” diyor, haksızlık ediyor. Kim buldu ki suyu? Bu ülkenin tevarüs ettiği tarihi coğrafya 20 milyon km2, aranan su kaybedilen coğrafyanın neresinde kaldı, buraya hiç mi akmadı? Bilen yok. En şöhretli padişah Fatih’in Yahudi hekimi tarafından zehirlendiği kabul ediliyor. Ama ondan sonrakilerin hekimi de hep Yahudi. Osmanlı mimarisi bütünüyle gitse yenisini yapacak Ermeni usta yok. Canlarını Musevi’ye taşlarını İsevi’ye emanet etmişler. Su her yerde, herkesin içinde sanki. Kültürel mirasımız bu bizim.

Cumhurbaşkanı olmasa Atatürk memleketi Selanik’e pasaportsuz giremezdi. Fakat vatandaşlarının her yere pasaportsuz girebileceği bir ülke hayal etti. O halde bu ülke temsilsiz yapamaz. Buluncaya, yukarıya bakılacak bir model gelinceye kadar iyi, doğru ve güzel adına her meşgalede aşağıdakilere çok iş düşüyor.

İyimser olmasam Pessoa’nın “Anarşist Banker” hikâyesini bir daha okumak isterdim.

Yazı Metin Solmaz’ın yayına hazırladığı 100 Ne Olacak Bu Memleketin Hali, Hazır Bilgi Serisi (Ağaçkakan Yayınları, İstanbul 2016, s.43-44.) yayınlanmıştır.

Advertisements

Değiştirilemeyen hayat yaşanmaya değmez

Merakla başlar tarih, her şey gibi. Geçmişin merak edilmesi kadar doğal bir şey de yoktur. Mesele merak etmenin nasıl öğreni/ti/leçeğidir.

Küçük şeyler hastalara şifa, her derde devadır. Misali de meseli de tarih olsun -estetize edilmiş bir tarih.

cirsles-7

Dersimi “Küçük Şeyler” kafede hayalî kişilere anlatıyorum. Hayalî “Duvar” kafe olsa orada da gerçek kişilere anlatırdım. 20’lerde Paris’te Hemingway’in takıldığı kafe Closeire des Lilas da olabilirdi aslında. Ford Madox Ford’un üstadın yanına gelip canını sıktığı bir gün mesela: Paris Bir Şenliktir. Bu şenlikli “Leylak Bahçesi” kafeye yüzyıl başında Yahya Kemal takılırdı; ortalarında Tanpınar -madem hocam gidermiş ben de uğrayayım demiştir. Bugün de yerinde, niyeti olan atlayıp gitsin. Yok ben Viyana’ya gideceğim abi diyen varsa 30’larda Canetti’nin takıldığı Café Museum ne güne duruyor, yerinde duruyor: Gözlerin Oyunu. Ama koluna Zweig’in Dünün Dünyası‘nı takıp gitsin, takılacaksa adam gibi taksın. Bana bakmayın ben Ankara’dan ahkâm keseceğim -küçük bir yerden.

Tarih. Yazıyla başladığı önermesi yazıyı, yazılı tarihi kutsallaştırma biçimidir. Bütün biçimler/formlar gibi muhtevayı tayin ettiği için tehlikelidir. Zihnî deformasyona sebep olur. Hasta eder.

Tarihin çok az kısmı yazılıdır. O önermeye; “tarih yazı ile başlar”a, ‘asıl içinden çıkılması zor kısmı yazılı tarihtir çünkü hayal etmenizi engeller’ açıklaması ilave edilse idi bir anlamı olabilirdi.

Dünyanın zuhur etme tarihi vardır, dünyayla birlikte veya ayrı ayrı diğer gezegenlerin de. Bizim ölçülerimizle dip tarihleri ne zamana gidiyor? Ölçüler tartışılsa da bu da tarihin konusudur. Önce söz vardı denir ama ondan önce taş, toprak, bitki, hayvan, insan vardı. Söz ardından geldi -insanın ettiği söz. İnsan konuşmaya başladığında, buna ihtiyaç duyduğunda, başka türlü ifade edemediğinde sözler etti/verdi. Hiç konuşmasa daha iyiydi mi desek?

Merakla başlar tarih, her şey gibi. Geçmişin merak edilmesi kadar doğal bir şey de yoktur. Mesele merak etmenin nasıl öğreni/ti/leçeğidir: Ian Leslie, Merak.

kitap-5-216x300-1-216x300Mitrofan’ın Ay Serüveni kitabındaki hikâyelerin yazarı Bulgarin 1789’da Minsk’in bir köyünde doğmuş. Petersburg’un yetiştirdiği yazarlardan. Haşarı, huysuz ama renkli bir adam. Ne yazsa sevmiş kitle, romanları ve hikâyeleri kısa zamanda popüler olmuş.

1826’da Osmanlıların Yeniçeri Ocağını topa tuttuğunu duyunca bir hikâye yazmış: “Yeniçeriler ya da İç Savaş Kurbanları”. Henüz otuzlarında. Türklerin, yaptığı işleri delice bulduğu için “Deli”; Rusların, yaptığı işler onlara inanılmaz geldiği için “Büyük” dediği Petro’yu biliyor tabii. 1698’de strelitzleri imha ettiğini de elbette. (Niye bu imla ile yerleştiyse? Yazılışı стрелйц, e bu da strelits okunur!) Strelitsler çarın yeniçerileri idi. Bulgarin’in ziyadesiyle vakıf olduğu bir mevzu yani. Ben de biliyorum. Derste İlber Ortaylı anlatmıştı. II. Mahmud’un reformları ile Petro’nunkileri karşılaştırır sınavda da bunu sorardı. Kağıtlara şöyle bir baktığı için geçmiş olmalıyım -bu tip hocaların vakti kıymetlidir.

Küçük Şeyler’e akşam indi…

Bulgarin o hengamede bir yeniçeri tasavvur ediyor; adı Hasan, “saçlarını savaşlarda ağartmış seçkin ortadan [bölük] bir asker.” Bir kızı var ve tek derdi onun canını kurtarmak. Düne kadar güvendiği, inandığı, canını ve malını emanet edebildiği bütün dostları yüz çeviriyor. Ona sadece “Yeniçeri misin, Müslüman mı?” diye soruyorlar. O geçmişiyle var olmuş bir adam; inkar edemem diyor, ben Müslüman bir yeniçeriyim!

Okur olarak inanıyoruz Hasan’a, Hasan’ı satanlara. Hepsini tanıyoruz, “insan”lığımızı biliyoruz çünkü. Tarihin tam da bu olduğuna “Ömer’in Öğretisi” adlı diğer gerçekçi hikâyesinde de inandırıyor erken ütopik hikâyelerinde de üstelik. “Bütün bu öyküler ve güven vermeyen tarih,” diyor, “insanların sadece yazılı olanları görmelerinden kaynaklanmaktadır.”

Downton Abbey dizisinde Osmanlı elçisinin oğlu Kemal Pamuk vardı: Dramatik şekilde ölüveren yakışıklı delikanlı. Ne gürültü kopmuştu gerçek mi, Tevfik Paşa’nın böyle bir oğlu var mı ki diye. Evet, adı o olmasa da var demişti senaryoya ruh veren yazar. ‘Hikayenin kaynağı malikanesi olan bir arkadaşımdı –bir gün büyük halasının günlüğünü bulan o arkadaşım anlatmıştı bana, dizide geçen olay da 1890’larda olmuş’ demişti. Demese ne yazacaksa! Bir dinle, hatta seyret. Okur-yazar olmak hikâyenin tadını nasıl da kaçırıyor.

Ders bitti. Şimdi izninizle Bayram’ın nefis kahveleri arasından bir espresso seçeyim. Umarım eski talebelerim, dersin adı aynı olsa da her sene başka küçük şeyler anlattığımı hatırlıyorlardır. Not almalarından hoşlanmadığım da akıllarına geliyordur. Söze inanırım, yazıya değil; vaatler sözle bozulur, kağıtla değil. Kitapları ise beni kandırsınlar, ikna etsinler diye okurum.

“Söz ola kese savaşı.”

Not: Bu yazının başlığını Downton Abbey’deki bir replikten aldım.

Aynaya tut yüzünü

Hangi örnekten söz edersek edelim anlam sürekliliği bakımından doğu ve batı soyluluk biçimlerinin hiçbirine benzemeyen yegane model “Ali’nin Ailesi” veya “Ehl-i Beyt”tir. Bernheimer’in görüp anlattığı da bu.

turan

Haydar Berk ne yapıyor acaba -birden aklıma geliverdi.

İçinden geçince arayacaksın veya gidip göreceksin. Gittim Cassis kafeye. Dükkanı açınca gelen ve oraya hemen alışan kediye sıcacık bir isim verdiklerini öğrenmiştim: Haydar Berk. Kahvemi içerken gelip kucağıma oturmuş, beni mutlu etmişti. Nerede, göremiyorum dedim. Birkaç gündür gelmiyormuş. Bir de birlikte üzüldük.

Berk’i bilmiyorum ama Şeyh Haydar Ali’ye bağlıydı. Derûnumu delen “Aynayı tuttum yüzüme Ali göründü gözüme” deyişindeki Ali’ye. “Nazar kıldım ben özüme Ali göründü gözüme.” Merdivenköy Bektaşi tekkesinin son postnişini Mehmet Ali Hilmi Dede Baba’nın bir nefesinden bu mısralar.

Orada yazasım gelmedi Ali’nin Ailesi’ni, Haydar yoksa Ali var dedim. Hem kafede değişiklikler de yapmış, gidip görmeye vesile olsun. Bir de Haydar Ergülen alırım giderken yanıma -Haydar deyince önce o Kalenderî derviş gelir aklıma.

turan2-1024x768

Bernheimer beni ikna etmiş bulunuyor. Ali’nin ailesi bütün Müslümanlar arasında tek soylu aile. Hz. Muhammed, amcasının oğlu Ali ile kızı Fatıma’yı evlendirmiş, karı kocanın Hasan ve Hüseyin adında iki çocukları olmuştu. Tek soylu aile işte onların soyundan yürüyenlerdir -Ali’nin diğer evliliğinden olanlar soyluluğa dahil değil. Sünnî geleneğin camilerinde ana kubbe içinde en üste asılan peygamberin ve dört halifenin adlarıyla birlikte Ali-Fatıma çiftinden olan iki torununun adlarının zikredilmesinin hikmeti de budur. Alevi geleneğin siyasal hakkı gasp edilmiş asil aileye mensubiyet inancı böylece anlaşılmış oluyor. Sünni gelenek ise politik otoritenin gölgesinde bir çeşit keyif sürüyor, o aileye (“Ehl-i Beyt”e) çok daha yakın ve manevi olarak zaten ona dahil olduğunu vurgulamayı hiç ihmal etmeksizin.

Siyasal/sosyal psikolojide bu iki inanma biçiminin tezahürleri çatışmaktadır. Çünkü bir taraf mensubiyet imtiyazını mağdur kompleksiyle, diğer taraf gücü sadece aza olarak elinde tutma çelişkisini (mensup olanın hakkına tecavüz) hakimiyet kompleksiyle aşmaya mahkum.

Osmanlı ailesindeki geleneğe benzer diyelim: hanedan mensubu ve azası diye kesin bir ayırım vardır. Padişahın çocuk sahibi olduğu karısı mesela, valide sultan olarak mensup o makamdan düştüğünde azadır. Hanedan mensupları yurt dışına sürgün edilmiştir. 1918’de ölen II. Abdülhamid’in ahfadı da bunlar arasındadır. Ama hayattaki eşi Müşfika Kadınefendi aza statüsünde olduğundan sürgüne tabi tutulmamıştır. Padişah/şehzade çocukları mensuptur, gelin/damat da mensup sayılır ama boşadıkları anda o kişiler artık herhangi biridir. Anne ve baba hanedan mensubu ise çocukları için çözüm yoktur. Nitekim II. Abdülmecid’in oğlu Ömer Faruk Efendi ile Vahideddin’in kızı Sabiha Sultan’dan olan çocuklar ve onların çocukları mensup olarak devam etmiştir. Bu bir tam soyluluk örneğidir.

Lakin hangi örnekten söz edersek edelim anlam sürekliliği bakımından doğu ve batı soyluluk biçimlerinin hiçbirine benzemeyen yegane model “Ali’nin Ailesi” veya “Ehl-i Beyt”tir. Bernheimer’in görüp anlattığı da bu.

Mevzuun tarihsel boyutu, çarpıcı olayların analizi ile birlikte Farhad Daftary’den (Ferhad Defterî) okunmalı. Şii İslam Tarihi‘nin çevirisinde çok sayıda redaksiyon problemi var maalesef. Fakat bu haliyle dahi istifade edilebiliyor.

Haydar Ergülen muhtelif kitaplarında Eskişehir’in Odunpazarı’nda bir Alevi aile içinde geçen çocukluğunu çok tatlı anlatır. Dağınık yerlerdekiler bir araya toplansa iyi olur aslında. O vakte dek salık vereceğim kitabı Düz Yazı: 100 Yazı.

Anlattığım konuya özel ilgi duyuyor olsam bu üç kitabı önüme koyar başlardım okumaya -şu yazıyı yazarken de zihnimden geçen buydu. Sünni olduğunun farkında olmayan bir Sünni olarak (bu da bir kompleks tezahürü olabilir sonuçta) ahkâm kesmiş olabilirim.

p.s. Ali dükkanı yenilemeye devam ediyor, sınavlar dönemiyle beraber müşteri sayısı artmış, ayakano kahvesini daha çok sevmeye başladım. Ders çalışılacak kafeler için Ankara bebeleri şu adrese de bakabilir: http://www.lavarla.com

Peugeot 504’ün gözleri

Bu kitap her şeyiyle estetik. Arvas’ın dili zarif, yetkin ve kunt. “Doğan Görünümlü Şahin”i ya da “Jaguar”ı; “Oto Hırsızı Engin”i veya “Oto-erotizm”i, “Susurluk Kamyonu”nu… öğrenirken her birinin ayrı tadına varabilirim.

doris

“(…) -pardon! farları” diyor Tolga Arvas, o gözleri Tiffany’de Kahvaltı filmindeki Audrey Hepburn’ün gözlüklerine benzetiyor -farlar Peugeot 504’ün.

tolga-300x296-300x296Ben bu kafeyi Doris Day’in gözlerine benzettim, adı Cassis -likör olsa Creme de Cassis olurmuş, kara frenküzümünden yapılanı yani. Sahi, aklıma geldi! Şu yeni çıkan likör kitabı da ne güzel hazırlanmıştı…

Güvenlik caddesinin Meclis tarafı bakirdi. Benim için kayda değer iki yer; Cat Hospital’la Ankara’nın ilk Liva pastanesi buradadır, gerisi şöyle böyle. Kuveyt’e yaklaştıkça başka hoş mekanlar da bu yıl açıldı. (“Küveyt” aslında, kefle yazılır çünkü, maalesef önce u transliterasyonu ile yanlış yazılmış ve o telaffuz yerleşip kalmış. Eski adamlardan görürseniz onlardır doğru söyleyen.)

Biri Alman dili diğeri gastronomi okumuş iki kız arkadaş açmış Cassis’i. Tezgahları çok tatlı. İnce zevklerinin zayi olmayacağı müşteriye muhtaçlar. Yakında küçük bir de kitaplıkları olacak. (Komisyon almadım ha, fesatlık olmasın!) Aya kafenin Ali’si ile arkadaşlar. Ali’nin Amerika’da elektrik-elektronik, kafesini emanet edecek kadar sevdiği Merve’nin Hacettepe’de sanat tarihi okuduğunu biliyorum, başarıyla mezun olmuşlar. Sarsıcı değişimler, değil mi! Çıkarsa buralardan bir şeyler çıkar.

Şimdi böyle kafelerimiz var artık. Genç, donanımlı işletmecileri olan -ama istisnalar dışında müşteriler onlara ayak uyduramıyor henüz. Meltem Gürle’nin Kırmızı Kazak yazılarında anlattığı yirmi yıl öncesi kahve/kafelerinin tersine bir durum bu.

Cassis’de tanıştığım gencin annesi geldi bir adamla. Akıcı bir İngilizceyle konuştu onunla. Amerikalıymış ve annesinin ikinci kocasıymış, iki de kardeşi varmış bu evlilikten.

Değişim hemen dikkatimi çeker. Her şey değil ama.

Son birkaç yılda çok tatlı kafeler açıldı, seçebiliyorum onları. Sorbonne sosyoloji doktoralı Heretik Levent’e söyleyeyim de yeni vaziyeti tahkike müteallik bir alan çalışması yaptırsın. A dur bi dakika! Ağaçkakan Metin bunu daha iyi yapar, hayat postdoc’u var onun -aklıma gelen mevzuu elyak arkadaşlarıma havale eder sonra da bir kafeye gidip kitap okurum böyle işte.

Arabalara ilgim yok. Sadece estetik bulduklarım kalır aklımda. Tolga Arvas’ın estetik algısı benden yüksek, ama araba kullanmayı bilmiyormuş, öyle diyor. Hatta otomobilli hayata da karşıymış. Fakat onların hikâyelerini merak etmiş. Otomobillerin otobiyografisini yazarken oradan kendi hayat hikâyesinin de çıkacağı geldi mi acaba aklına? Ne güzel kitap bu, hemen twit atayım yurdum insanı da görsün -kimse görmezse kankam görür.

Peugeot 504’e “Yahudi Mersedesi” denirmiş yetmişli yıllarda. Antisemitizmden değil Yahudi vatandaşlarımızın tercih etmesindenmiş. İsrail’deki yüksek satış rakamının da etkisi olabilirmiş ayrıca. Arvas’ın dediği gibi Yahudiler Alman arabalarına, bilhassa Mercedes’e düşmanlıklarında yerden göğe haklılar. Ben de hiç hoşlanmam Mercedes’ten, estetik de değil hiç.

Bu kitap her şeyiyle estetik. Arvas’ın dili zarif, yetkin ve kunt. “Doğan Görünümlü Şahin”i ya da “Jaguar”ı; “Oto Hırsızı Engin”i veya “Oto-erotizm”i, “Susurluk Kamyonu”nu… öğrenirken her birinin ayrı tadına varabilirim.

Emin olduğum şeyler var: bir, Cassis’e mutlaka bir daha gideceğim. İki, kankam bu kitabı çok sevecek. Üç, ben Tolga Arvas kadar güzel yazamam!

ali-150x150

Not: Sırada Ali’nin Ailesi var, Oxford’da yapılmış mühim bir doktora tezi, Terasa Bernheimer Londra Üniversitesinde tarih hocası.

Sadece roman okumak varken

McEwan’ın özelliği, her yazdığının sonuna mutlaka “rahatsız edecek” bir şey yerleştirmesidir. Benden nefret etsinler de bırakayım bu işi numarası.

Sonra öldü.

“Ne!” Dedi.

Tıpkı Jack’in, ya da Julie’nin, Sue’nin, Tom’un annesi gibisin dedim. Jack’i niye önce saydığımı anlamış, Sue’yi Julie’den sonraya bırakmama alınmış. Yapma şunu dedim -başparmağını tırnak uçlarında sağa sola gezdiriyor.

“Sen yaparken iyi!”

Annem hakkında uydurduğum şeylerden çok etkilenmişti. Güzel bir kafe burası. Orijinal hediyelik şeyler var bir köşede, derken, birkaç köşe daha görüyorum ve kalkıp ona bir kolye alıyorum. Sevincinde hüzün var. Onu, yani annemi, sevecek vakitten mahrum kaldığımı söylemişim, nasıl böyle detaylı anlatabiliyormuşum. Jack’in de olmadı vakti. Olsa anlatamazdık ki. İtiraf ediyorum, uyduramazdık. Kıkırdıyor.

Vietnam’a ağıdında ben vardım. O, ünlü fotoğrafın çıplak koşan kızıydı. Saçlarımı taklit ederek kestirdiğim Tarık Akan’lı bir film seyrederken annemin bakışını yakalar rahatsız olurdum. Küçümserdim şiirini. Defterine döner bir ağıt daha yazardı. Şimdi onu anlatmanın sırası değil ama -sırası da kolay gelmez zaten.

Anneler erken ölür.

İki arkadaşım var, yok aslında daha çok da bunlar hiç beklemediğim şekilde ne okuyacağıma karar verenler. Ne okuyacağımı söyleyenleri bırakın, tavsiyeye bile tahammül edemeyen, tavsiyeyi tahfifle geçiştiren benim gibi biri için inanılır gibi değil. Asıl inanılacak şeyler hiç öyle görünmeyenlerin arasından çıkar diyeyim de alıntı yapmak isteyenin işi kolaylaşsın.

Birbirlerini tanımaz bu iki arkadaşım. Doğal olarak böyle bir ortak rolleri olduğunu da bilmezler. Benim işim de burada başlıyor, onları işte bu yazıda buluşturmak.

Neziş diyorlar bana, yaşıma başıma bakmadan, desinler değişirim. (Robert Pogue Harrison’ın Gençleşme: Yaşımızın Kültürel Tarihi’nde anlattığı şey deyip geçeyim.) Zeliha’ya Zeliş dedim kolay oldu. Şermin’e Şerminiş denemesi yaptım tutmadı. Şeriş dedim, ağzımdan kaçtı, alıp aynı yere tıkadım; öyle kaldı. Zeliş turnayı gözünden vuranlardan, siz deyin sniper. “Her zaman sizin kadar zeki ya da sizden de zeki birileri vardır ki bunlar genellikle kızlardır.”

Sözü bu cümleye, Le Guin‘e, getirmeye çalıştım, oldu da bence. Aslı Börek’te dışarıdaki tek boş masaya oturduk. Her gördüğümde yalnız başına menemen yiyen adamın yanına. Ayrancı’da da iyi malzeme vardır. Her Yerden Çok Uzakta dedi Zeliş. Lafa böyle girmeye başladı bir süredir, beni taklit ediyor. Yazarı kim? Le Guin.

“Ama biliyorsun…”

Biliyorum sevmezsin bilimkurguyu, fakat sen söyleyince okumuştum Kadınlar Rüyalar Ejdehalar‘ı, öyle düşün, hem bu bildiğin roman, hem daha da sevdiğin tipik novella.

Yan masada bir çocuk -erkek, kocaman- kız arkadaşına hayatını anlatıyor. “Sonra,” diyor, “eşzamanlı olarak demokrasi ve ergenlik geldi. Ergenlik gerçekti. Demokrasi değil.” Tanıyorum bu cümleyi, Zambra‘dan. Belgelerim‘i daha yeni okudum. Kız arkadaş ergenliğe takıldı. Oğlanlar oradan hiç çıkamazlar zaten. Demokrasi kozmetik, kız farkında. En derbeder gününde dahi rujunu rimelini eksik etmeyenlerden.

“Anlatmayacak mısın Beton Bahçe‘yi?”

Anlattım ya.

Ertesi gün Şermin’le karşılaştım, yine Aya Coffee’de.

“Anlatsana” dedi, “hangisini yakın buldun kendine?”

Nihayet geçen hafta bitirince heyecanla aramıştım. Tom, dedim. Yedi yaşındaki kararsız zeki oğlan, sonra ne olacağı kestirilemeyen? Evet.

“Seversin o tipleri. Allah sonunuzu hayır etsin.”

Sormayacağım aynı şeyi, sen kesinlikle Sue’sin!

“Ama ben Julie olmak isterdim.”

Siz kızlar olmanın imkansızını istersiniz, çünkü zekisiniz –Le Guin‘den onaylı. “Biliyorum.”

Ben maalesef ancak böyle diyeceğini bilecek kadar zekiyim. (Yapmacık bir acımayla baktı yüzüme.)

“E ne olacak bu memleketin hali?” (Kikirdemeye bu kadar hazırlıksız nasıl geçiş yapabiliyorlar?)

Sonunda ayvayı yedik.

“Hep öyle diyorsun.”

Bu defa bildiğin gibi değil, biz önceki senelerin ayvalarını yiyorduk. Bu defa önümüzdeki kışın en irisini yedik ve artık sırtımıza vuracak kimse kalmadı.

“Sonu rahatsız etti mi?”

McEwan‘ın özelliği, her yazdığının sonuna mutlaka “rahatsız edecek” bir şey yerleştirmesidir. Benden nefret etsinler de bırakayım bu işi numarası. Bırak bu işleri birader, bırakacaksan bırak, okurdan ne istiyorsun. Beni onunla ilk tanıştıran Cevriye’ye de söylemiştim bunu.

“Gene mi Cevriye?”

Takıntım, o beni bırakmıyor.

“Anlatmayacak mısın Her Yerden Çok Uzakta‘yı?”

Roman anlatılmaz, okunur. Sana babaannemden bir masal daha anlatabilirim. “Ay kalsın lütfen.”

Peki o zaman şöyle diyeyim. Le Guin ve McEwan 15 yaş erkek ergenini anlatıyor. Bir kadın yazarın kaleminden ergenlik çağı erkeğinin bu derece gerçekçi tasvir edilmesi anlamında bu benim için bir ilk. Erkek yazarlar kadını daha kolay ve gerçekçi anlarlar –kırkından sonra. McEwan’ın Julie’yi anlama başarısını takdir etmekle birlikte orijinal bulmadım. Onda beni asıl etkileyen kız ve erkek karakterlerini toplumsal cinsiyet yargılarından arındırarak anlatmasıydı. Jack elbette bir başka, o Beton Bahçe’de…

Salinger’ı kimse geçemez tabii, ama ben Jack’i de Owen’ı da Holden kadar sevdim. Çavdar tarlasında birlikte oynayan çocuklar gibiler.

Not: Bir dahaki yazıda Aybike’yi anlatayım. Ben ne dersem onu okuyan Aybiş’i, -sadık okurum diyemeyeceğim, yazdıklarımı hiç okumaz. Aybiş sadece roman okur.