Sadece roman okumak varken

McEwan’ın özelliği, her yazdığının sonuna mutlaka “rahatsız edecek” bir şey yerleştirmesidir. Benden nefret etsinler de bırakayım bu işi numarası.

Sonra öldü.

“Ne!” Dedi.

Tıpkı Jack’in, ya da Julie’nin, Sue’nin, Tom’un annesi gibisin dedim. Jack’i niye önce saydığımı anlamış, Sue’yi Julie’den sonraya bırakmama alınmış. Yapma şunu dedim -başparmağını tırnak uçlarında sağa sola gezdiriyor.

“Sen yaparken iyi!”

Annem hakkında uydurduğum şeylerden çok etkilenmişti. Güzel bir kafe burası. Orijinal hediyelik şeyler var bir köşede, derken, birkaç köşe daha görüyorum ve kalkıp ona bir kolye alıyorum. Sevincinde hüzün var. Onu, yani annemi, sevecek vakitten mahrum kaldığımı söylemişim, nasıl böyle detaylı anlatabiliyormuşum. Jack’in de olmadı vakti. Olsa anlatamazdık ki. İtiraf ediyorum, uyduramazdık. Kıkırdıyor.

Vietnam’a ağıdında ben vardım. O, ünlü fotoğrafın çıplak koşan kızıydı. Saçlarımı taklit ederek kestirdiğim Tarık Akan’lı bir film seyrederken annemin bakışını yakalar rahatsız olurdum. Küçümserdim şiirini. Defterine döner bir ağıt daha yazardı. Şimdi onu anlatmanın sırası değil ama -sırası da kolay gelmez zaten.

Anneler erken ölür.

İki arkadaşım var, yok aslında daha çok da bunlar hiç beklemediğim şekilde ne okuyacağıma karar verenler. Ne okuyacağımı söyleyenleri bırakın, tavsiyeye bile tahammül edemeyen, tavsiyeyi tahfifle geçiştiren benim gibi biri için inanılır gibi değil. Asıl inanılacak şeyler hiç öyle görünmeyenlerin arasından çıkar diyeyim de alıntı yapmak isteyenin işi kolaylaşsın.

Birbirlerini tanımaz bu iki arkadaşım. Doğal olarak böyle bir ortak rolleri olduğunu da bilmezler. Benim işim de burada başlıyor, onları işte bu yazıda buluşturmak.

Neziş diyorlar bana, yaşıma başıma bakmadan, desinler değişirim. (Robert Pogue Harrison’ın Gençleşme: Yaşımızın Kültürel Tarihi’nde anlattığı şey deyip geçeyim.) Zeliha’ya Zeliş dedim kolay oldu. Şermin’e Şerminiş denemesi yaptım tutmadı. Şeriş dedim, ağzımdan kaçtı, alıp aynı yere tıkadım; öyle kaldı. Zeliş turnayı gözünden vuranlardan, siz deyin sniper. “Her zaman sizin kadar zeki ya da sizden de zeki birileri vardır ki bunlar genellikle kızlardır.”

Sözü bu cümleye, Le Guin‘e, getirmeye çalıştım, oldu da bence. Aslı Börek’te dışarıdaki tek boş masaya oturduk. Her gördüğümde yalnız başına menemen yiyen adamın yanına. Ayrancı’da da iyi malzeme vardır. Her Yerden Çok Uzakta dedi Zeliş. Lafa böyle girmeye başladı bir süredir, beni taklit ediyor. Yazarı kim? Le Guin.

“Ama biliyorsun…”

Biliyorum sevmezsin bilimkurguyu, fakat sen söyleyince okumuştum Kadınlar Rüyalar Ejdehalar‘ı, öyle düşün, hem bu bildiğin roman, hem daha da sevdiğin tipik novella.

Yan masada bir çocuk -erkek, kocaman- kız arkadaşına hayatını anlatıyor. “Sonra,” diyor, “eşzamanlı olarak demokrasi ve ergenlik geldi. Ergenlik gerçekti. Demokrasi değil.” Tanıyorum bu cümleyi, Zambra‘dan. Belgelerim‘i daha yeni okudum. Kız arkadaş ergenliğe takıldı. Oğlanlar oradan hiç çıkamazlar zaten. Demokrasi kozmetik, kız farkında. En derbeder gününde dahi rujunu rimelini eksik etmeyenlerden.

“Anlatmayacak mısın Beton Bahçe‘yi?”

Anlattım ya.

Ertesi gün Şermin’le karşılaştım, yine Aya Coffee’de.

“Anlatsana” dedi, “hangisini yakın buldun kendine?”

Nihayet geçen hafta bitirince heyecanla aramıştım. Tom, dedim. Yedi yaşındaki kararsız zeki oğlan, sonra ne olacağı kestirilemeyen? Evet.

“Seversin o tipleri. Allah sonunuzu hayır etsin.”

Sormayacağım aynı şeyi, sen kesinlikle Sue’sin!

“Ama ben Julie olmak isterdim.”

Siz kızlar olmanın imkansızını istersiniz, çünkü zekisiniz –Le Guin‘den onaylı. “Biliyorum.”

Ben maalesef ancak böyle diyeceğini bilecek kadar zekiyim. (Yapmacık bir acımayla baktı yüzüme.)

“E ne olacak bu memleketin hali?” (Kikirdemeye bu kadar hazırlıksız nasıl geçiş yapabiliyorlar?)

Sonunda ayvayı yedik.

“Hep öyle diyorsun.”

Bu defa bildiğin gibi değil, biz önceki senelerin ayvalarını yiyorduk. Bu defa önümüzdeki kışın en irisini yedik ve artık sırtımıza vuracak kimse kalmadı.

“Sonu rahatsız etti mi?”

McEwan‘ın özelliği, her yazdığının sonuna mutlaka “rahatsız edecek” bir şey yerleştirmesidir. Benden nefret etsinler de bırakayım bu işi numarası. Bırak bu işleri birader, bırakacaksan bırak, okurdan ne istiyorsun. Beni onunla ilk tanıştıran Cevriye’ye de söylemiştim bunu.

“Gene mi Cevriye?”

Takıntım, o beni bırakmıyor.

“Anlatmayacak mısın Her Yerden Çok Uzakta‘yı?”

Roman anlatılmaz, okunur. Sana babaannemden bir masal daha anlatabilirim. “Ay kalsın lütfen.”

Peki o zaman şöyle diyeyim. Le Guin ve McEwan 15 yaş erkek ergenini anlatıyor. Bir kadın yazarın kaleminden ergenlik çağı erkeğinin bu derece gerçekçi tasvir edilmesi anlamında bu benim için bir ilk. Erkek yazarlar kadını daha kolay ve gerçekçi anlarlar –kırkından sonra. McEwan’ın Julie’yi anlama başarısını takdir etmekle birlikte orijinal bulmadım. Onda beni asıl etkileyen kız ve erkek karakterlerini toplumsal cinsiyet yargılarından arındırarak anlatmasıydı. Jack elbette bir başka, o Beton Bahçe’de…

Salinger’ı kimse geçemez tabii, ama ben Jack’i de Owen’ı da Holden kadar sevdim. Çavdar tarlasında birlikte oynayan çocuklar gibiler.

Not: Bir dahaki yazıda Aybike’yi anlatayım. Ben ne dersem onu okuyan Aybiş’i, -sadık okurum diyemeyeceğim, yazdıklarımı hiç okumaz. Aybiş sadece roman okur.

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s