Monthly Archives: December 2016

Dün bilgisi

Onların kuşağından olsam ben okur muydum? Tarihin bittiği yerde(n) tarih anlatılabilir mi?

anagorsel.jpg

“HEYHAT!

Sana bir Kopenhag Kedisi gönderemiyorum çünkü Kopenhag’da hiç kedi yok.”

Joyce, Kopenhag’ın Kedileri, hepkitap, 2016)

‘Dün bilgisinin bugünün basiretine dönüşerek yarının mahvolmasını önleyecek şey’ olduğu kim tarafından söylenmiş? Tarih’in, bunu tespit etmek gibi bir görevi yok. Tarih’in görevleri kendinden menkuldür zaten. Faydası olduğuna dair de, ben bu yazıyı yazana kadar, sadece bazı rivayetler bulunabilmiştir.
Usulü erkânı vardır tarihin. Eskiler “Maziyi hâl ile izah eylemek, hâli mâzi ile” diyor buna. Retrospektif ve genetik yöntemler diye anlatıyor şimdiki tarihçiler. Lakin şimdi tarihsizlik/talihsizlik iliklere işlemiş. Bu zamanın rengi tarihdışı. Renksiz bir virüs iliği imha etmiş. Artık talihsizliğimiz de tarihsiz.

O HALDE EDEBİYAT

tarihcilerBir süreklilik duygusunu fark edeceğimiz, bu olup bitenin bir tarihi var galiba diyebileceğimiz tek alan kaldı -edebiyat. Romanlar ve anılar. Shelley, Frankenstein’ı 19-20 yaşında yazmıştı. Olağanüstüydü. (Yiğit Yavuz çevirisi de harika bu arada.) Ama şimdi Teo Obrecht’in Kaplanın Karısı’nı 22 yaşında yazmış olması her şeyiyle olağan. Savaşın, insanın yarattığı (içindeki) Frankenştayn’ın kavgası olduğunu Shelley okuyarak değil, çocukluğuna dönüp Kipling’i hatırlayarak anlamıştı Obrecht. O bir orman çocuğuydu. Valeria Luiselli 83 doğumlu -80’lilere bilhassa dikkat! Kalabalıkta Yüzler yanınızdan hızla geçip giden -bana nedense hep Kaybolan’ı, Hans Ulrich Treichel’i hatırlatan- tren insanlarını anlatır. Hızlı trenimsi insanlarını demeliydim.

ORMAN

Hem huzur hem kaos. Cangıl ve cıngar. Mümkün başka dünya ve Küresel kent (köy değil): Berlin Aleksander Meydanı (hem Döblin hem Fassbinder). Spesifik tarih incelemelerinin tıkandığı yer.
Osmanlı devletini hürremlerle oğlancılar mı yönetiyor yoksa evliya ile heroes mi? Bu bir orman masalı sorusu değil; ormana giremeye cesareti olmayanın sorularından. Tarih’in sormaya değer görmeyeceklerinden. Lisans/lisansüstü tarih talebelerime Halil İnalcık’ın on temel makalesini okutamama sebebim de bu aslında.

YESYENİ KUŞAKLAR

hosbesOnların kuşağından olsam ben okur muydum? Tarihin bittiği yerde(n) tarih anlatılabilir mi? Berger, “Günümüzde bir topluluk genelde bir yalnızlıklar toplamıdır. Bu yüzden de kolayca kendini kaybediyor” dedikten sonra sebebini bilen bilgelikle eklemiş: “Tarihin, geçmişle geleceği birbirine bağladığı hissi tamamen ortadan kalkmasa da marjinalleşiyor. Bu yüzden de insanlar Tarihsel bir yalnızlık hissinden mustarip.” (Hoşbeş, Metis, 2016, 90-1;94-5.) Istırap çeken insanı, onun eylemini/eylemsizliğini anlatacak bir dil kuramayan hiçbir insan/toplum biliminin geleceği olamaz.

Tarihçi artık, Sales’nin Tarihçiler için yazdığı önsözde dediğini yapabilir: “(…) bir bireyin bir döneme dahil oluş biçimine, sorularına, beklentilerine, verdiği cevaplara (…) benzeşimler kurma isteğine tanıklık etme” yoluna girmesi. (İletişim, 2016, 9-10.) Tarihçiden beklentimiz bu olabilir.

NASIL?

Dahil olmakla. Beni mi anlatıyor kendini mi? Bilememeliyim. Hoşbeş etmeliyiz. “Gizli bir yetimler ittifakı öneririm. Birbirimize göz kırparız. Hiyerarşiyi reddederiz. Her türlü hiyerarşiyi. Dünyanın pisliğini olduğu gibi kabullenir, buna rağmen nasıl hayatta kaldığımıza dair hikayeleri paylaşırız.” (Metis, Berger, Hoşbeş, 27.)

Düşünmek bir eylemdir/eylemedir

unnamed.jpgEdebiyatın analitik/psikanalitik okumalarla zenginleştiği ortada. Fakat kurgular asıl felsefî okumalarla genişleyebilir. Psikanaliz bilim değil yorumdur (bkz. Saffet Murat Tura, “Beynin Gölgeleri, Bir Psikiyatri Felsefesi”, Metis, 2016). Analiz ise hiçbir şeydir.
Psikanaliz literatürünün klasikleri/büyük isimleri yorum klasikleri/isimleridir.

Freud’un vaktiyle söylediği şeyi daha sık hatırlamanın yolunu yordamını bulmalı: psikanalizin kaynağı edebiyattır, en büyük psikanalistler yaratıcı yazarlardır. Başta Shakespeare olmak üzere; Proust, Woolf, Joyce… olmasaydı psikanaliz yorum da yapamazdı. Birkaç yeni psikanalitik edebiyat incelemesi okuyunca düşündüm: Artık denemeler yapılması gereken şey psikanalizin/psikanalistin yaratıcı edebiyatın gözüyle okunmasıdır. Mesela Jung’un “Anılar, Düşler Düşünceler”ini (Can, 2015) Safiye Erol’ün; Freud’un “Totem ve Tabu”sunu (Say, 2016) Sâmiha Ayverdi’nin romanlarıyla/roman kahramanlarıyla okuma denemeleri yapılmalı. Jung’a, Freud’a ve diğerlerine ne diyor bu yazarlar, onları nasıl yorumluyorlar?

Yok bildiğini okumaya devam edecekse edebiyat incelemesi, hiç olmazsa psikanalizin güncel yorumlarını da takip etmeli -başta Douwe Draaisma olmak üzere yeni nörolog-psikanalistleri. Daraisma’nın önemli eserleri çevrilmeye başladı: “Beynin Gölgeleri” (Metis, 2015) hemen aklıma geleni mesela.

Düşünmek bir eylemdir/eylemedir. Ne yaparsak yapalım.

Sabah kesilen ahkâm örneği

Eski yazılarımdan hiç paylaşmamıştım, bunu bi deneyeyim, iki sene öncesiymiş.

Kamu âlemde ve özel hayatta kandırıldık, aldatıldık, oyuna getirildik, mecbur bırakıldık gibi laflarda ne kadar da abartı var. Bu abartıdaki edilgenliği gönüllü kabulleniş biraz görülse daha mutedil ifadeler bulunabilir halbuki. Aksi halde kendi mecbur kalış ve aldatılışlarınızı başkalarına yansıttığınız, hayat karşısında da bildiğiniz tek yöntemin edilgenlik olduğu düşünülmez mi?
Tedbirleriniz vardır, hayat stratejileriniz vardır ama Allahtan tek belirleyici siz değilsinizdir -takdirin tecelli ettiği alan deriz buna, ya da hesaba katıl(a)mayan değişken. Ama bir seçeneğinizin daha olduğunu böyle bakmıyorsanız da (bakmayabilirsiniz de) hatırlayabilirsiniz -öyle bakmayı seçenlerle dalga geçmemeye çalışmak. Unutmayın, sizin gibi bakmayanlara, etkinliği seçenlere, asıl komik-tutarsız-edilgen görünen siz olabilirsiniz. (Sabah kesilen ahkâm örneği)
10 Aralık, 2014

Bir profesör eskisi pazar günü ne yapar?

unnamed.jpgBir profesör eskisi pazar günü ne yapar? Ona her gün pazardır ve Hıristiyan da değildir, ama madem bugün sordum bir şeyler diyeyim.

Kendisine muhtelif vesilelerle verilmiş, hiç hoşlanmasa da atmaya kıyamadığı plaketlerden birini koliden çıkarır. Üzerinde abuk subuk şeyler yazan metal levhayı çıkarıp bir yere atar.
Vaktim olursa bundan bir şey yaparım dediği kutu etrafındaki çiğçirkin renkli bezi söker. (O sırada aklına, çocukluğundan kalma, tükenmeyen, kaplı şeylerin altında ne var merakı gelir. Aldırmayıp devam eder.)

Bezin altından sıkıştırılmış ahşap çerçeveler, mukavva tabakalar, ince süngerler, sümük gibi yapıştırıcılar, parmak izleri, kirli lekeler görünür. Onları güzelce temizler.

Üstüne, bir gün lazım olur diye bir köşeye ayırdığı resimlerden uygun düşenine çekip yapıştırır.

Vay be!

Şöyle bir uzaktan bakar ve hımmm der.

Hım’ın, yani resmin -hadi minyatür diyeyim de gönlünüz hoş olsun- açıklaması şudur:

1779 senesinin Şubat ayında, hem de günüyle 22’sinde, İstanbul’da İngiliz Sarayı’nda bir konser verilir. Konseri İngiliz sefirinin yaveri Major d’Otee, Leh kralının desteğiyle, minyatür tarzında resmetmiş ve bunu İngiltere kralının Osmanlı nezdindeki sözü geçen sefiri Ekselans Şövalye Robert Ainslie’ye takdim etmiştir. Sonraları Rum ressamlar bu resmin orijinalinden kopyalar yaparlar. Burada görülen de onlardan biridir işte. Orijinalini görmek isteyenler Polonya’ya kadar gidip Varşova Üniversitesi kütüphanesinin baskı bölümü Kraliyet Koleksiyonu, T. 171, envanter no. 647 kaydına bakabilirler.

Dur şimdi, önce önümdekine bakayım derseniz, yardımcı olayım efendim:

Sazendelerin elbiselerinden Müslüman olanlar ve olmayanlar ayırt ediliyor. Bir taraftaki iki kişi ney üflüyor, onlar Mevlevî, diğer taraftaki üçüncü neyzen ise gayrimüslim. Keman ile az seçilen kemançe yan yana. Kemanı bir Rum veya Ermeni çalıyor. Kema/ençe ile kemanı birlikte gösteren ilk resim olduğu tahmin ediliyor bunun. Resmin altındaki izah Fransızca.

İyi de ben bu notu nereden çıkarmışım, belli değil. Tahminim Osmanlığı Uygarlığı’nın ikinci cildinden. Hiç kusura bakmayın kalkıp bakamam.
(Bunu bir talebem yapsa “Olmaz!” der kızardım. Allahtan benden kurtulmuşlar. Ama çok da sevinmesinler, ben de onlardan kurtuldum ve işte böyle keyfime göre takılıyorum.)

Bi çıkıp hava alsam iyi olacak.

21 Aralık 2014, Pazar

Ankara’da İkramiye Apartmanları

ankara-ikramiye-aptTarih Vakfı Ankra‘da Umut Şumnu‘yu dinledik. Konuşmacı isabetli seçildiğinde öğrenme zevki başka oluyor. “Proje” deyince mesafeli duran benim gibilere, denilenle yapılanın uyumunu ve örnek modelini takip etme dersi oldu. Web sayfası herkese açık. Konuyla ilgili elinde bilgi belge olanlar da iletişimle katkıda bulunabiliyor. “Eski”yi koruma diskuru arasında “modern” mimariden yakında hiç yapı örneği kalmayacağını bu vesileyle öğrendim. Ankara’da erken cumhuriyet yapıları gözümüzün önünde gitti, buna şahit olduk. Şimdi de, çok daha fazla olan, 50’ler tamamen silinip süpürülmekte imiş. Bahçe içi iki katlı evleriyle birbirinden güzel Bahçelievler/Emek sokaklarından eser kalmadığını biliyordum. Ama Ankara’da böyle bir tek sokak örneği dahi kalmaması için kolektif bir çaba olduğunu bilmiyordum. Bu ülkenin bir talihsizliği de muhafazakârının olmaması. Tarihine (hangi dönemine olursa olsun) patolojik hayranlık duyanlar muhafazaya vakit bulamıyor ve pek tabii sonuç da böyle tecelli ediyor.

Kimsin Sen!

Ben bu Bakhtin’in adını niye böyle yazdığımıza takıldım gene. Bak adı şöyle yazılır: Михаил бахтин, o gördüğün х Avrupaî dillerde translitere edilirken kh olur. Niye? Çünkü biz, eski alfabemizdeki kalın h sesini karşılayacak bir harf bulmayı da becerememişiz. Şimdi Kürtçede var ama, oradan alsak bari diyorum. Hem üstadın adını da mis gibi Mixail Baxtin okur yazarız.

xxx

boksoric-194x300Öfkeyle söylendiğinde arada “lan” da olur, yakışır, yakıştırılır, takıp takıştırılır.
İrade, karar, kararlılık… Mücadele etmek gerekir bunlarla. İrade, Ned Beauman’ın Boksör Böcek‘te yaptığı gibi ironiyle harcanırsa geriye haşarat kalır. Ucuzcu’dan beş liralık bir süpürge alıp toplar atarsınız.
Topçu’nun yazdığı İrade’nin Davası da dahil kararlılıkla iradeye takan pek çok büyük beyni deforme etmiş bir muzır neşriyattan söz ediyoruz. Nazilerin kalıcı mirası. Kibarca “çalışma disiplini” demek varken; “İradenle her şeyi halledebilirsin, yeter ki kararlı ol”dan “İnsanın başaramayacağı şey yoktur, ama önce buna inanması gerekir”e uzayan çok kötü bir miras bu. Desizyonizm (kararcılık) ve volontarizm (iradecilik) her yerde. Tam bir baş belası. Entelektüel endüstrinin ‘irade muhipleri cemiyeti’yle ‘yaşamın koçları derneği’ el ele verip etrafı fena halde sarmış durumda.
İkinci harp bakıyyesi Türkiye’nin “sağ” kanonu (Necip Fazıllar falan filan) ile “sol” kanonu (Nazımlar falan filan) tam bir kararlılık cephesi, cephanesi. Yattıkları yerden feryad ediyorlar. ‘Biz bir devrin adamlarıydık, pazarda irade diye iyi bir mal vardı, ucuzdu, aldık kullandık. Hem her aşa da gidiyordu. Size ne oluyor! Sorsak ırkçılığa karşısınız, totalitarizmi red ediyorsunuz ama iradeye bayılıyorsunuz’, diyorlar. Bir daha diyorlar. “Dökün eteğinizdeki taşları!”

Tarihsel okumalara davet ediyorlar. “Gerçek anlamda yaratıcı olan her metin her zaman kişiliğin az çok özgür bir biçimde açığa vurulmasıdır” diyor Bakhtin – Söylem Türleri’nde, s.111. O adamlar “özgürce” açığa vurup gittiler. O halde mevzuu böyle okumak da var. Bakhtin’in demin dediğinin hemen ardına ilave ettiği usulle incelemek de var: “İnsan metnin dışında ve ondan bağımsız incelendiği zaman beşeri bilimlerden söz edilemez.”

kavgam-196x300Albrecht Kooschorke ve Hitler’in Kavgam’ı Üzerine Bir Analiz’e geçmeden Tanıl Bora’nın sunuşunu okudum ve böyle düşündüğümü fark ettim.

Kafede

Bu yeni kafe açıldı açılacak. Amelie’s Garden. Şili meydanına açılıyor.
Çok Nazımist bir genç Cem, pek de sevimli ama. “Ya hocam, tamam. Bize sevecek birini söyleyin hemen vazgeçelim Necip’ten Nazım’dan. Hep dediğiniz gibi biraz da canlıları sevelim” diyor.

Aslı Erdoğan gibi mi?
“Aynen!”
Ne aynen’i ya, leyla zindanda feryad ediyor! Onu oradan kaçıracak bir mecnun yoksa aranızda adam değilsiniz. Ahmet Turan Alkan’ı kaçıracak leyla yoksa kadın değilsiniz. Queer kuramı bile anlamamışsınız daha!soylem-turleri-1-198x300
Tamam ayaklanma, otur da dinle. Ben bu Bakhtin’in adını niye böyle yazdığımıza takıldım gene. Bak adı şöyle yazılır: Михаил бахтин, o gördüğün х Avrupaî dillerde translitere edilirken kh olur. Niye? Çünkü biz, eski alfabemizdeki kalın h sesini karşılayacak bir harf bulmayı da becerememişiz. Şimdi Kürtçede var ama, oradan alsak bari diyorum. Hem üstadın adını da mis gibi Mixail Baxtin okur yazarız.
“Sizi bugün pek radikal gördüm.”
Karar
Verdiğimiz/aldığımız her karar, her irade koyma emir kipinden mustariptir. Her (kısmen) anlama kararlılığı esnetir.
Sahi sen Bakhtin’in bu kitabının elimize ulaşan notlarından derlendiğini biliyor musun? Aralardaki boşluklar sigara saracak kağıt bulamayınca tütün sardığı sayfalarmış. Hadi gel o sayfalara ve Bakhtin’e içelim. Yarın da sizin kuşaktan Ned Beauman’ı konuşuruz.

Okumak köle olma arzusu, yazmak tanrı

1Okumak köle olma arzusu, yazmak tanrı. Her arzu bir iddia. İkincisi zorlama, benim için. Meğer ne çok sevmişim okumayı…

Terketmeyen hayalim İskenderun’da, ön bahçemizdeki salaş kerevette okumaya devam etmek. Çehov’lu, Istrati’li, Dostoyevski’li teen yıllarım… okumak dışında hiçbir şey yapmayacağım bir gelecek ideali.

Fazla olan her şeyden daha o zaman sıkılmaya başlamış olmalıyım. Sonunda beni Borges’e bağlayan ipi ucunu orada görüyorum. Geç dönem skolastikler anlamdan mahrum kelimeyi işaret ederken “blitiri” veya “babazuf” derlermiş, baba terimler. Bizde “haşiv” deniyor. Yazar dediğin lafı uzatmamalı, gafleti fark ettiği anda “Yolları Çatallanan Bahçe”yi bir daha okumalı. Etkilenme tedirginliği, orijinal olma takıntısı gibi şeyler varsa bir de üstüne Eco’dan “Borges ve Etkilenme Endişem” iyi gider. Uzatacaksa da haşivden muaf olmalı. Gereksiz konuştuğunu anladığı anda, anlamayan da yoktur ya, tekrar Borges’e dönüp “Araya Giren”i bir daha okumalı.

Bir Gün Daha

Dün çocuktum, hâlâ çocuğum ama yaşım aldı başını gitti.

Dün “İndim yarin bahçesine gül açılmış gül güle” türküsünü söylüyordum. https://www.youtube.com/watch?v=t0Wac8SjPVU

Bugün, Sabite Tur’dan “Dinlendi başım dün gece bir parça dizinde” şarkısını. https://www.youtube.com/results?search_query=sabite+tur+gülerman+dinlendi+başım

wittgenstein-286x300

Dün Wittgenstein’ın Maşası’na bakıyordum,

heidegger-1-262x300
bugün Heidegger’in Kulübesi’ne.

Duvar’ı Şerhh Etmek Lazım

Liberal-Muhafazakâr siteler, mesela “The Imaginative Conservative” (yaratıcı muhafakâr) Jefferson’a “Is there a Wall of seraration between church church and state?” diye soruyor. Kiliseyle devlet arasında bir duvar var mı?

duvar1

“There is a wall between the religion and the state.” Orta Asya Türk Tarihi hocamız dersin bir yerinde tahtaya, altına da Thomas Jefferson adını ilave ederek bu cümleyi yazardı. Biz de yeni bir şey öğrenmenin heyecanıyla defterimize geçirirdik.

DİNLE DEVLET ARASINDAKİ DUVAR

Din bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de (bilhassa) yükselişteydi. Humeyni devrimi geliyordu ve Erbakan çok konuşuyordu. Türkçü hocamız keyifsizdi: Jefferson dinle devlet arasında bir duvar olduğuna değil olması gerektiğine vurgu yapmıştı. Bunu anlamak lazımdı. Türklerin özelliği, Orta Asya’dan beri, araya bu duvarı hep çekmiş olmalarıydı. Fatih’e bakarsak anlardık. Atının üzerinde İstanbul’a girip Ayasofya’ya doğru ilerlerlerken ulemanın “Dualarımızla…” diye seslenmesine aldırmamalıydık.

Çünkü Fatih onlara kılıcını gösterip “Bunun hakkını yemeyin” demişti. Ölünce bindiği atın kuyruğuna düğüm atılacaktı. O kuyruğun kıllarından tuğ yapılacaktı. Bütün bunlar ulu hakanlığın devamı içindi. Gerisi hikâyeydi. Şöyle bağlardı: “Türkler Müslümanmış, pehh.”

duvar2Merhum hocamın dediklerini şerh etmek lazım. Şerhh dergisinde Nurdan Gürbilek’le yapılan nefis röportajı okudum –fotoğrafları da pek güzelmiş bu arada. Kafam yerinde.
Karatahtadaki o yazıyı bizden önceki ve sonraki dönemler de defterlerine yazmış, ardından izahını dinlemişti. Prof. Dr. Bahaeddin Ögel pek çok hocamız gibi Köprülü’nün öğrencisiydi, o ekoldendi. Ünlü “Wall of Separation”daki “There is a wall separation between church and state”i önce İngilizceden İngilizceye, sonra Türkçeye çeviren kuşaktandı.

Okudukları pozitivist-aydınlanmacı Orta Asya’dan bugüne bütün bir Türk/Türkiye tarihini şimdi bize okutuyorlardı. Naklettikleri buydu. Aralarındaki fark milliyetçilik yorumlarındaydı. Ögel için rivayet “Şamanist” olduğuydu. Diğer milliyetçiler içinse kulaktan kulağa “MHP’ye yakın”lıkları aktarılırdı.

Şimdi ben bu mevzua “De Ville Coffee House”da espresso içerek yaklaşıyorum: Onlar ilk kuşak taşra çocukları, profesörleri idiler. Ögel Harput hikâyeleri anlatırdı. Selçuklu hocamız Mehmet Altay Köymen bir köylü çocuğu olarak Haymana’dan gelip profesör oluşuyla övünürdü. Hep birlikte ‘Ülkeyi biz kuruyoruz, onun için milliyetçiyiz’ der gibiydiler.

TARİH YAZIMI
duvar3Duvar dergisindeki Markus Dressler’in “Köprülü’den İnalcık’a Tarih Yazımı ve Siyaset” yazısını okurken neler geçiyor aklımdan… Köprülü’nün ‘Milliyetçiyim, onun için tarihe böyle yaklaşıyorum’ deyişiyle İnalcık’ın ‘Milliyetçiyim, ama yazdığım tarihe bunu karıştırmıyorum’ deyişini karşılaştırıyor Dressler. Ve –haklarını teslim etmeyi ihmal etmeksizin- ikisinin aynı kapıya çıktığı sonucuna varıyor. Başka bir yere varmaz ki, çıkmaz ki!

Tarihçi Koçkıri İsyanı’nı yazdığında da böyledir bu. İlk gördüğü şey bir duvardır. Taraflardan biri hilafeti duvarın öbür tarafına atmaya karar vermiş diğer taraf ona ancak atılanla mukabele edebilmişse çatışma kaçınılmazdır. Mevcut memnuniyetsizliğini anlatacak başka dili yoktur. Bir kez daha bunu çıkardığım Mahmut Akyürekli’nin kitabından çok şey öğrendim. 1920-21 isyanı, bugüne uzanan sonuçlarıyla, çarpıcı. Koç/göç, kır/er, koçkır/göçer etimolojisini bile ciddiye aldım.

BU DUVAR NASIL AŞILACAK?

Liberal-Muhafazakâr siteler, mesela “The Imaginative Conservative” (yaratıcı muhafakâr) Jefferson’a “Is there a Wall of seraration between church church and state?” diye soruyor. Kiliseyle devlet arasında bir duvar var mı? Hilafetle halifesizlik, Kıçkıri ile Ankara?
Şerhh’den bir şiir okuyunca “Neyse, benim duvarım sanal, işte bu gazete” dedim. Her duvar naif ve sanal olsa da tadından yenmese…

PERSPEKTİFLİ MİNYATÜR

Güvenlik gerekçesiyle kapandı kapakları
kal’â sunaklarının. Dört tarafı tellerle
çevrilmiş
adriyatikten sin ceddine burası bir Türk
gölüdür
oysa Adriyatik göl, hazar deniz değil
Bir türk düyyaya bedel, Hazar Türkleri
mümin değil, kürtçe bir değil
tark turk ederken tökezlemiş börteçine
takoz koysaymış alper tunga –öldü mü
belli değil-
[…]
Enes Malikoğlu

duvar4Not: Hocam Bahaeddin Ögel tatlı bir Harput şivesiyle konuşurdu. Şiddeti hiçbir şey için hiçbir şekilde onaylamazdı. Son defa akciğer kanseriyle mücadele ettiği Hacettepe’de ziyaret ettim. Yatağının etrafında kitaplar, kalemler, defterler vardı. Bir ay sonra öldü.

Bolaño Şili Meydanı’nda

(…) onu arada sırada, iki normal insan yahut normalmiş gibi davranan ve normalmiş gibi yapa yapa normalleşen yahut önünde sonunda normalleşecek olan iki insan gibi dışarı çıkmaya, sinemaya gitmeye değil belki ama yürüyüşe çıkmaya mesela, ikna ettiğimi hayal ediyordum.” Roberto Bolaño, Lümpen Roman, s.93.

lumpenromanEskiden Şili’ye gitmek ister miydim, hatırlamıyorum. Çok daha eskiden hiçbir yere gitmek istemezdim, araba tutardı. Çocukken, dönecek bir yer yoksa herhangi bir yere gitmek istemez insan. Sonra gitmem gerektiğine karar verdim, mecburdum, ya da ben öyle sandım. Hem artık araba da tutmuyordu. Şimdi istemem Şili’ye gitmeyi. Bolaño‘yu okumayı tercih ederim.

Yıllarca önce de yetmişti ama bu o kadar eski değil. Şilili olduğunu da Vahşi Hafiyeler‘den öğrendiğim sıraydı. Uzak Yıldız‘la, Katil Orospular‘la, Tılsım‘la devam ettim. Ankara’daydım, ev soğuktu. 2666’ya Eskişehir’de girip çıktım, iki üç sene önce…

Ne oldu şurada Ankara’ya döneli, Lümpen Roman‘ı bitireli, Bolaño ölüp gideli, hikâyesini anlata anlata bitiremeyeli…

Lümpen Roman daha ilk sayfasında çok şaşırtı beni. Bu dünyadan geçmiş de işi dalgaya vurmuş gibi geldi. Durduk yere niye Etgar Keret‘leşti ki şimdi bu Bolaño, dedim önce. Tanrı olamayacağını anlayınca otobüs şoförü mü olmaya karar verdi. Öyle ya, öldü ölüyor ve o bunu biliyor. Boşver de oku dedim sonra.

Anne ve babasını bir trafik kazasında kaybeden iki kardeşin iki ayrı, birbirine benzemez yalnızlığı. 19 yaşındaki büyük kızkardeşin yalnızlığındaki aşırı aydınlık bilmeceyi çözmemiz gerekiyor. 15 yaşındaki erkek kardeş ergenliğinin alaca karanlığında -nasıl olsa bir ablam var, bir yolunu bulur. Artık daimî gün ışığına tahammül edemediğini bile kabullenmek istemeyen ablaya uyku, karanlık ya da Cioran lazım. Meğer onun Ezelî Mağlup‘u bir eski vücut geliştirme şampiyonuymuş. Carver’ın Katedral‘i tam da burada düştü aklıma, ama aldırmadım. O “kirli gerçekçi”ydi, bırak şimdi onu dedim -yedi bu damgayı yazık. Gerisini de söyleyemem zaten.

fullsizeoutput_2248
Birgül Çabuk Tepe’nin yağlıboya tablolarından biri

Şili Meydanı’nda “Küratör”deyim. Hoş bir mekan. Bir resim sergisi var. Sahipleri büyük bir incelikle eşlik edip gezdiriyorlar. Diğer tarafta akşam için canlı yayın hazırlığı. Cuma günleri sahneye Nur Yoldaş çıkıyormuş. Onu hep “Şamdanları donanınca eski zaman sevdalarının” şarkısıyla hatırlıyorum. Ergüder Yoldaş’ı ise bir ara çok dert etmiştim; hiçbir şey bilmediğim halde, belki de bu yüzden zihnimde ne senaryolar yazmıştım.