‘Bir yazar neden çok okunur nasıl klasik olur’ hakkında

2abdulhamidYukarıdaki soru müellif’in telif eden, orijinal bir şey söyleyen kişi olduğunu varsayar. Müverrih öyle değildir bu varsayıma göre; o (sadece) tarih yazar. Fikirlerini söylemeyebilir de. Müellif fikri olduğu, bunu söylemeden edemediği için kaleme sarılır önce. İster tarih ister başka sahalarda olsun. Bu satırlar Yılmaz Öztuna hakkında, II. Abdülhamîd adlı eseri vesilesiyle yazıldığına göre konumuz tarih. Fikre belki en fazla muhtaç, tekrar edile edile kitsch haline gelenler müstesna, fikirsizlikten bir o kadar mustarip saha.

Tarihte bir şekilde kritik sorular repertuarına dâhil olmuş mevzular vardır, II. Abdülhamîd gibi. Fikir sahibi olduğu iddiasındaki tarih yazarına, faraza, bu mevzuda ne dediği sorulur. “Kısmî tarih diye bir şey olamaz; her tarih dünya tarihi olmak zorundadır” demiştir Novalis meselâ, “Münferit bir konunun tarih açısından incelenmesi ancak bütün tarihin göz önünde bulundurulması ile mümkündür”. Müellif, bir monografi ise yazdığı, buna göre vermelidir cevabı.

Fikirleri olan Yılmaz Öztuna’yı yalnız bir tarihçi, müzikolog ve jenealojist olarak değil şahsiyetiyle de tanıyanlar bilir, o hep daha iyi tarihçiler, daha muvaffak müzisyenler… yetişeceğine inanmıştır. Çünkü, yine Novalis’in deyişiyle “Tarih her zaman eksik olmak zorundadır.” Bu yüzden bir gün mutlaka bir Türk tarihçisinin fevkalade bir Sultan Hamîd monografisi yazacağından emindir o. Eserinde de yaptığı işte budur: II. Abdülhamîd’i umumî tarih içinde anlatmak, derin müktesebata yaslanarak açık, net, kesin fikir serdetmek; seveceği bir dille söyleyecek olursam, mevzuunu vâzıh ve müdellel bir şekilde izah etmek ve kendi etüdünün nasıl aşılacağının, müstakbel tadil ve tashihlerle nasıl ikmâl edilebileceğinin yollarını göstermek.

İnsan, arada uykusu gelse de, bir hikâyeyi başından sonuna dinlemek/okumak ister. ‘Benim bir fikrim olmalıdır’ diyen bir tarihçi tipi olarak Öztuna’nın tarih’i bütün şümulüyle okumaya karar vermesi, okuduğu her şeyi bir mekâna oturtmak için fizikî-demografik coğrafyayı ezberlemesi öncelikle bu yüzdendir. Tarihçi zaman ve mekânla kayıtlıdır ve zamanla mekânla kayıtlı olanı inceler. Bu kayıtlılık onu da inceleme nesnesi yapar tabiî. Hikâye yazanın bir hikâyesi vardır. Onun hikâyesinde cevap bekleyen şey, yine onun bakışıyla elbet bir gün yazılacak da olan şey, neden hiç uykusunun gelmediğidir.

Bu satırların yazarı, eserlerini okumaya başladığı günlerden ve bilhassa şahsen tanıma şükrünü hayatının nâdir haz kaynaklarından biri saydıktan itibaren ona talebe olamadığına hep hayıflandı. Hayfına sığınarak, itiraza muntazır, bu uykusuzluk hâli için şu kadarını söylemek ister. Onun hikâyesindeki paradigma, kayıtlılığın farkında oluş, zamanı ve mekânı aşma, onların dışına çıkma, dışarıda olanı keşfetme hedefidir. Gerçek fikirler dışarıda görülür. Tarihçiyi inceleyen için de böyledir. Öztuna’nın gerçek fikirlerini görmek için onu monografi mevzuu yapacak olan da dışarıya çıkmayı becerebilmelidir. Mübalağa buhranından muzdarip olduğundan, aşırı övgü ile aşırı yergiden hazzetmemeyi erken mizaç özelliği haline getirdiğinden, harikulâde zerafetiyle “Nezihi Bey, Fransızlar sezgiyi tarihin kaynakları arasında görürler,
bu dediğiniz onunla ilgili olabilir” dediğini işitir gibiyim. Fakat doğrusu hayatını yazacak/yazabilecek olsam ona bu paradigmadan, varoluş denilen durumdan bakmadan edemezdim.

Hayatının bir cephesi, esaslı cephesi, mensubu olduğu kültüre bilinçli bağlılığıdır. Bu yönünü görmek onu ‘milliyetçi’ olarak tanımlamaktır aynı zamanda. Bütün eserlerinin satır aralarında bu bilinç okunur. Fakat aynı tanıma girenlerden çok yerde ayrılır. Sohbet sırasında “Ben “Türkçüyüm, Turancıyım” dediğinde, “Ben de” diyenlerden başka bir şey söylemektedir. Başkalığı, söylediğinin Yahyâ Kemâl’siz düşünülememesindendir. Ziya Gökalp’ın insanî hasletlerine ve ilmine saygı duyar, ama fikirlerine kat’iyyen iştirak etmez. Bu birincisi; ikinci olarak milliyetçiliği makul bir imkân olarak görür. Daha makulü olsaydı insanlık o tarafa meylederdi, diye düşünür. Milliyetçiliğin liberal-demokratik değerlerle uyumlu olabileceğine inanan ‘kapsayıcı milliyetçilik’ tarifinin içindedir ve uyumu reddedenlerle, redlerine gerekçe gösterenlerle, son derece kavî v
efalı dostluğu dışında, fikrî bakımdan hiçbir şekilde anlaşamaz. Hem Türk Tarih Tezi’nin hem de Türk-İslâm Sentezi’nin dışındadır. Bu kabil tezleri, sentezleri esasa mugayir bulur. Tarihi okuma ve yazma biçimi reformcudur ve hayata; zamana ve mekâna, reformcu süreklilik penceresinden bakar.

Bir o kadar esaslı olmakla birlikte ancak çok yakınına geldiğinizde fark edilebilen diğer cephesi imanıdır. Din ve iman reklamına, fark ettirmeyen mütevazı imanıyla, bir kültürel sunum seçerek cevap vermeyi tercih etmesi mübalağa buhranından burada da bîzar oluşundandır. Yoksa, 1963’te henüz 33 yaşında iken ilk cildi neşredilip 1967’de 12. cildiyle tamamlanan Türkiye Tarihi’nin -ki, hakkında daha o zaman bir entelektüel “Türk tarihini klasik usuller dışında modern ilim
zihniyetiyle ilk defa olarak ele alan eser” (Hamdi Varoğlu), bir tarihçi “Türkiye’de bugüne kadar Türk tarihi böyle umumî bir eserde toplanmamıştır. Bu cihet, Türkiye için büyük bir kazançtır” (Şerif Baştav) demiştir- tekemmül etmiş versiyonu olan Büyük Türkiye Tarihi bir hadîsle başlar: “Ezelde Allah vardı ve O’nunla beraber henüz hiçbir şey yoktu.” Bir âyetle hitam bulur: “De ki: ‘Ey mülkün sahibi Allah’ım! Dilediğine verirsin ve dilediğinden mülkü alırsın. Ve dilediğini azîz edersin, ve dilediğini zelîl kılarsın. Hayır, yalnız Senin elindedir. Muhakkak ki Sen, her şeye kaadirsin’ (Âl-i İmrân, III, 26).

Bu dışarıya çıkan tarihçinin eserini ikmâle şükrüdür. Bunu yaparken ilan etmez. İlan, bir kez daha söylemek pahasına, zaman ve mekânla kayıtlı olanın duyurusudur. Sadece sezdirmesi bu yüzdendir; sesi çok yüksek, anlattığı çok açıktır zaman’a ve mekân’a ilişkin olanda, fakat sezdirirken sesini geri çeker, bir başka sesi duyma niyeti, kabiliyeti olana hita
p eder.

Öztuna’nın eserleri 1960’larda, bilhassa 70’lerde bu çapta eserler için bugün hayâl dahi edilemeyecek tirajlarla basıldı ve okundu. Eserlerinin arkasında bir nesil var. En azından o neslin ruhunu anlamak için onları bir daha okumak gerekiyor. Bu eserler hâlâ basılıp okunmakta. Ölürken elimde kalem olacak diyen Öztuna da el’an yazıyor. Ama artık farklı dinamiklerin etkisiyle 80 öncesi fikir-yoğun dönem kapanmış görünüyor. Öztuna’nın 70’lerde ulaştığı baskı sayılarına, başka disiplinlerin iştigal alanına girmesi gerekirken piyasaya tarih adı altında sunulan, çılgınlık kitapları rakip olabiliyor. Bu bütün dünyada da mı böyle? Dan Brown ABD’de kasıp kavurdu ortalığı, ateşi buralara kadar düştü. Bu ateşin dinamiklerinden biri kitle kültürü ve şu sözünü ettiğimiz ‘bütün dünya’ enformatik cehaleti galiba çok sevdi. Ama Türkiye bu yeni moda c
ehalete âdeta sevdalandı. Bu akîm sevdaya mutlaka bir çare bulmak gerekiyor.

10 Şubat 2008 II. Abdülhamîd’in 90. ölüm yıl dönümüydü. Zaten her zaman alâka uyandıran Sultan Hamîd hakkında piyasaya bu yıl da çok sayıda kitap çıktı. Bunlar arasında Metin Hülagu’nun (Prof. Dr.), Osmanlı Yunan Savaşı. Abdülhamid’in Zaferi, aynı yazarın geçen yıl çıkan Sultan II. Abdülhamit’in Sürgün Günleri (1909-1918), Abdülhamit Kırmızı’nın (Dr.) Abdülhamid’in Valileri / Osmanlı Vilayet İdaresi 1895-1908, Selim Deringil’in (Prof. Dr.) yeniden basılan İktidarın Sembolleri ve İdeoloji gibi ciddî araştırma mahsulü eserler yanında, Vahdettin Engin’in (Prof. Dr.), Sultan Abdülhamid ve İstanbul’u gibi döneme ilişkin belge neşirleri de bulunuyor. Tabiî bir hayli de popüler neşriyat var. Fakat hâlâ diliyle, fikriyle, müktesebatı ve ufkuyla Öztuna’nın II. Abdülhamîd’inin yerini tutacak bir monografi yazılabilmiş değil. Bunda en çetin üç disiplinle, tarih, müzikoloji ve jenealoji ile geçen çok disiplinli bir hayat kadar, şüphesiz –kendi benzetmesiyle- siyaset doktorası demek olan bir dönem milletvekilliğinin, Süleyman Demirel’le ve Turgut Özal’la yüzlerce defa baş başa görüşmesinin, Fatih’in koltuğunda oturmanın anlamı üzerine fevkalade kafa yormasının, karakter tahlil etmeye özel merakının ve fikir üretmek için mutlaka fikir de almak gerektiğine inanmasının önemli rolü bulunmaktadır.

Okuyucu, bilhassa, Türkiye’de demokrasinin gecikme sebeplerini izah eden, meşrutî idareye, sonra parlamentoya müdahaleye; kısaca asker politikaya karıştığında neler olduğuna dair satırları dikkatle okumalıdır. Orada Türk modernleşmesinin tabiî seyrini takip edememesinin sebeplerini ve bu çerçevede tarihî sorumluluklar kadar, ondan çok daha fazlasıyla, kendi çağının da sorumlulukları olduğunu daha net görecektir. Elbette isteyen Ben Hur romanı ile ünlenen, romanı bütün dillere çevrilmiş, defalarca filme çekilmiş, sahneye konmuş olan General Lew Wallace’la, dört yıl ABD elçisi olarak Istanbul’da kalan bu ilginç adamla Sultan Hamîd’in dostluklarına dair okumalar da yapabilir; hatta makbul olanını, ikisini de.

Velhasıl bu modern klasiği okumakta geç kalanlar sonradan hayıflanacaklardır.

Bu bir “Takdim” yazısıdır. Yılmaz Öztuna, II. Abdülhamîd. Zamânı ve Şahsiyeti, Kubbealtı, 2008, s. 7-10. [Bu ilk baskıdan sonra başka bir yayınevi tarafından basılmıştır. O baskılarda benim takdimim çıkarılmıştır.]

http://ahmetnezihituran.net/

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s