İlber Ortaylı’yı Tanımak

İlber Ortaylı’yı tanımak isteyenler çoğalıyor, artacak da galiba. İnsan tanıma “uzman”lığını, insan’a ilişkin olduğu için, dehşet verici bulan psikanalist Adam Phillips ‘Bazı insanlar vardır ki’ der, ‘tanımak kelimesini hiç duymamış olsalardı, asla tanımak için uğraşmazlardı.’

‘Tanımak’ denilen şey; ‘insan’a, ‘insanlık durumu’na ilişkin kaçınılmaz kültüraşırı boyutuyla birlikte öngörüleri şaşırtan bir kültürel tecrübe
sonuçta. Phillips’in kastettiği de bu olmalı. Sadece kendini merak etmek, kendini kendi üzerinden tanımayı mümkün varsaymak, kendini ve başkasını tanımayı baştan imkânsızlaştırır çünkü. ‘Ben’ ‘O’yumdur, ‘o’ da ‘ben’. ‘O’nda ‘ben’den vardır, ‘ben’de ‘o’ndan. Bunu tecrübe ederek fark ederim. Kültür bu tecrübedir işte. Tecrübe ettikçe öğrenirim, kendimi ve başkasını.

Bu kitapta bakışı bu olanların, kelimeyi duysun duymasın, ‘tanımak’ isteyenlerin yazılarını bir araya getirmeye çalıştım. Yazarların yalnız Ortaylı’yı değil, kendilerini de; bilerek bilmeyerek, kendilerinde olanı ve olmayanıyla, Ortaylı’ya bakarak anlattıklarını düşünüyorum. Başka türlü anlatmanın da ‘insanca’ olamayacağına inanıyorum. Kaldı ki insan ancak kendini insanda tanıyabiliyorsa, ki Goethe’nin dediği budur, tek işe yarar tanıma biçimiyle tanışıyor demektir.

ilberortayliİlber Ortaylı artık popüler bir isim. Uzun zamandır onun kadar popüler olan bir başka isim de olmamıştı. Bu 1999’da Osmanlı Devleti’nin 700. kuruluş yıldönümüyle başladı ve bir süreç haline geldi. Tahmin edilebilir bir süre içinde de rakibi çıkacak gibi görünmüyor. Bunda Türk eğitiminin “trajik başarı”sı sonucunda, üç kuşak sonunda çok uzak bir geçmişe dönüşen Osmanlı’yı hiç olmazsa son kuşağın bir hayli yakınına getirmiş olmasının payı büyük. Geniş kitle özlediği makul malumatın o kadar da erişilmez olmadığını, onu sadece televizyondan izleyerek, Ortaylı ile öğrendi. Hem, inanması zor ama bu popüler isim, üniversite profesörü bir tarihçiydi.

Ehil tarihçiler bilir, 80 Darbesi ve YÖK’le beraber Türkiye’de tarihçilik entelektüel endüstrinin orta ölçekli sanayi iş kolu haline gelmişti. Teknisyen ve pratisyen kadrolarıyla şiştikçe şişen bu işletmenin ne denli atıl kapasiteyle çalıştığını saklamak giderek zorlaşıyordu (Allahtan biraz özelleştirme oluyor da, bkz. İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, çok da fazla ümitsizliğe düşülmüyor, mevzi tesellilerle idare ediliyordu). Ortaylı olup biteni âşikâr etti. Sürekli ne dediğinin/yaptığının farkında olması gerektiği telkiniyle yetişen insanlara, dediğinin/yaptığının farkında olmayan bir üslupla hitap etti. Böylece, ‘oynadığının farkında oluş’u ele veren o itici teatrallikten artık bezildiği de anlaşılmış oldu.

Tarihçiden fazla bir şeydi Ortaylı. Yapay ciddiyetin yapaylığını bazen fırçayla temizliyor, bazen bir çekiç indiriyordu tepesine; çatlak yerlerine hemen bir cila atmayı da ihmal etmeden. ‘Geçmişe salt kendisi için değil, şimdiyi açıklamasına yardımcı olsun diye bakarız’ denir. Ortaylı, kurumundan geçilmeyen tarihe, sadece ‘yardımcı’ olduğunu hatırlattı. Asıl olan hayattı.

Fakat hayat da tıpkı tarih gibi fazla ciddiye alındığında sıkıcı olmaya başlıyordu. O zaman da hayatla, ölümle, tarihle, bilmem neyle flört etmeyi öğrenmek gerekiyordu –‘tanıma’yı hafife aldığımızı söyleyen A. Phillips’in Flört Üzerine’si bunu anlatır. İlber Ortaylı’daki, ölümden, hayattan bahseder gibi söz etme özelliği çok az insanda vardır meselâ. “İnsan haddini bilmeli kardeşim, Peygamber’den fazla yaşamak ayıp bir kere!” Kaç kişi kurar ki böyle bir cümleyi.

“Değer kim varsa, onun peşine koştum…”. Elinizdeki kitaba başlık olan Ortaylı’nın sözünü, adını yine onun verdiği Zaman Kaybolmaz kitabından aldım. Yazarlar da “değerler”in peşinden gidenlerden olsun istemiştim ayrıca.

imzaYazarlara teşekkür borçluyum. Yıllardır sohbet meclisine iştirak ettiğim Yılmaz Öztuna’dan Ortaylı hakkında bir yazı istirham ettiğimde “İlber için yazmayacağım da kimin için yazacağım,” demişti. Yazı bir hafta sonra elimdeydi. Öztuna’ya bir kez daha şükranımı ifade etmek isterim. İlk yayınlandıkları tarihler on yılı aşan bir zaman dilimine yayılan diğer yazıların yazarlarına da müteşekkirim. Yazılarının bu kitapta da neşrine izin verdiler. Kendilerine ulaşamadığım Enis Batur ve Tûba Çandar’ın hakları mahfuzdur. Onların yazıları olmasa kitap eksik olacaktı. Göze almaktan başka çare bulamadım.

Yazıları seçip bir araya getirirken üstün kabiliyet Hakan Kaynar’a çok danıştım, askerde bile rahat bırakmadım. Dostlarım Mehmet Özden ile Murat Yılmaz akıl verdiler; teklif ettiğim başlıklar arasında mevcut ismi seçmemi kolaylaştırdılar. Deniz Açıkbaş ön dizgileri yaptı, yol gösterdi. Onlardan, içten teşekkürümü kabul etmelerini istiyorum. Bütün hataların bana ait olduğu su götürmez, isterseniz üzgün olduğumu şimdiden söyleyeyim.

“Ey okuyucu, Tanrı seni uzun önsözlerden [takdimlerden] korusun”. Alıntı Borges’ten; Borges, Quevedo’dan almış, Quevedo da kim bilir kimden.

Şubat 2009, Ankara

Bu bir takdim yazısıdır: Gezgin ve Bilgin İlber Ortaylı’yı Tanımak, ed. Ahmet Nezihi Turan, Paradigma, 2009, s.IX-XII.

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s