Monthly Archives: January 2017

II. Meşguliyet’in ilanı

ali736-2Salinger’ın Dokuz Öykü’sü ile Chiang’ı birbirine bağlamam. Onun dünyası daha büyük.

Kitap bir fetiş nesne değildi. Okuyanlar ve okumayanlar arasındaki fark iki eylem biçiminden biraz fazlaydı, o kadar. ‘Biraz’, önemsiz değildi. Elinde kitap olana hürmet ü itibar edilirdi. Ama Okumanın “doğal” dünyasında yaşayanlar hazzını almaktan itibarı görmeye vakit bulamazdı. Şimdi iki digitiyle ekranda tur atan şu kızın, onu
hayranlıkla seyredişime aldırmaması gibi bir şeydi.

I. MEŞGULİYET
kojinKitap bir statü göstergesi olamaz. Zweig bir hikâyesinde okuma yazma bilmeyen biriyle ilk karşılaştığı anı ve yaşadığı şaşkınlığı anlatır. Gemi yolculuğunda bir tayfa yanaşır yanına, elindeki mektubu uzatarak okumasını rica eder. Aşkla yazılmış mahrem bir sevgili mektubudur. Bu sırrı neden onunla paylaşmak istediğini anlayamaz. Bir sigara ister gibi tekrar okumasını rica eder. Dinlerken dikkat kesilmesinden anlar okumayı bilmediğini. Bu durumda dahi bilenin üstünlüğü bilmeyenin ezikliği yoktur.

Dataizm Çağı’nın meşguliyetine muhalif eski çağ insanları kitabın ne kadar değerli/önemli olduğunu inatla savunuyorlar. Beyhude. Fırsat varken hayırlı işler yapmalılar. Kitap artık, hem Eco’nun dediği gibi kurtulacağımızı sanmamamız gereken bir medium hem görsel zevkimize tatmin kaynağı -hiçbir devirde bu kadar güzel kitap basılmadı. Kalemler de öyle, arada çiziktirmek için bile almadan durulabilir mi?

KARATANİ

II. Meşguliyet devrine girdik, geri dönüş yok. Antik çağ insanlarının bütün alışkanları ters yüz oldu. İyi mi? Benim gibi geri dönüşlere inanmayanlar için iyi. Karatani de öyle diyor. Bağlam ayrı, o ayrı. Dünya Tarihinin Yapısı’nın (Metis, 2017) kapağına bakarken dalıp gidiyorum. Genellikle ilk 20 sayfasını okuduktan sonra olur. Dediğini görebilecek miyim, o kitabın üstünde hiç olmazsa? İnsanlık tarihinin aşamalarına A-B-C-D diyor. Marx A’yı anlamadı, şimdi bizim anlamamızı sağlayan da o ama diye tavzih ediyor. Ekonomik üretimle değil mübadeleyle başladı herşey; zihniyet, toplananın hemen paylaşılmasına hizmet ediyordu. Sonra biri çıktı ben olmasam toplayamazdınız dedi.

Öyle öyle dediler, yalakalar. Tek adamın ihsanı cari usul oldu. İster soyuna inan ister seç o kişiyi. İşte bu B ile klanlaşan C ile burjuvaya evrildi, D’nin komünal olamayışı mübadeleye, A’ya dönüşü bu yüzdendir. Hemen herşeyi takas etmeye başladık. Bu iyi işte! Gerisi gelir diyor. Karatani affetsin beni, ama dediğini böyle anlıyorum. Bildiğimiz dünyanın sonu (Wallerstein vd.) ya da bildiğimiz insanın sonu: Hayra alamet görünüyor. İkinci meşguliyetle ne kadar idare ve iştigal edebilirsek, sabredebilirsek tabii.

CHİANG VE ALİ

gelis.jpgBunları anlatırken Ali geçiyor aklımdan. Yirmi beş yaşında, standardın üzerinde yüksek tahsilli, kitap okumuyor. Arrival’ı seyretmemi istedi. Seyrettim, etkilendim. Ama asıl etkileyen Amy Adams’tı, konuya inisiye olamadım. Okumak zorundaydım. Senaryonun hikâyesi yetişti imdadıma: Ted Chiang, Geliş, çev. M.İhsan Tatari, Monokl, 2016. Kitapta aynı minvalde dokuz hikâye var. Arrival “Hayatının Hikâyesi”nden esinlenmiş. Chiang kitabın sonunda her biri için ilhamın nereden geldiğini de anlatmış kısaca. Diğerlerini atlayıp onu da okudum. Yazarın tevazuu Amy kadar etkileyici. Bu hikâyede olağanüstü bir şey anlatmadım, Vonnegut’un Mezbaha No 5’e yıllar sonra yazdığı önsözü tekrarladım diyor: “Sabırlı olun. Geleceğiniz size ulaşacak ve kim olduğunuza bakmaksızın sizi seven ve tanıyan bir köpek gibi ayaklarınızın dibine uzanacak.”

Tekrar hatırladım Ali’yi. II. Meşguliyet devrinin insanı o. Benden beklediği okuyup anlatmam. Salinger’ın Dokuz Öykü’sü ile Chiang’ı birbirine bağlamam. Onun dünyası daha büyük.

Mahur Faslı

Çok çalışan idealistlerin bazısı, belki çoğu, fazla içer, teskin edecek ne varsa. Her bünye kaldıramaz.

hankang736

İlkokula başlayalı iki ay olmuştu. Heyecanla geldi eve ve “Biliyor musun, Atatürk neden ölmüş?” dedi. Sene 90.
Neden?
Kız çocuklarına mahsus acelecilikle, dudaklarını kıvıra kıvıra, pıtır pıtır cevapladı.
“Çok çalışmış çok çalışmış ölmüş.”
Hani ölmemişti, içimizde yaşıyordu? Bunu demedim. (Demem, demeyin; bana neyse.)

Ben de öyle diyorum işte, çalışmak çok zararlı, dedim. Bir şeylerin yanlış gittiğini anladı hemen.
“Neden?”
Kısaca özetleyeyim: Çok çalışan idealistlerin bazısı, belki çoğu, fazla içer, teskin edecek ne varsa. Her bünye kaldıramaz. Tıp da kaldıramamışsa erken gider.
“Anladım….” Durdu ve düşündü. “Ama ben bunu öğretmene söyleyemem.”

“Öğretmenime” demeyişinin sebebini o zaman anlamalıydım. Cahildim, bilemedim, çocuğu beş sene aynı kadına mahkûm ettim.
Mesele o değil şimdi. Gözüme batan o yaşta bir çocuğu nasıl da endoktrine ettikleri: Telaffuzu dahi yasak bilgi. Eğitimde trajik başarı!
Gözümün içine baktı. Bu biraz daha anlat demekti. Hiç dayanamam, konuştukça konuşurum. Yeter ki biri beni dinlerken arada bir gözüme baksın.

Endoktrinasyonda mühimdir göze girmek. Geleneksel-modern aile Müslümanlığın, modern-modern aile Atatürk’ün ilkelerini öğretirdi, ikincisi okulda da devam ederdi -ediyor. Hayır. Şimdi hiçbiri edemiyor.

Mahur ilk aile tipinin çocuğu olarak ikisine de maruz kalmadı. Bırakalım ne öğrenmek istiyorsa onu öğrensin. Sorusu varsa sorsun. Cevap mutlak değil muğlak olsun. E şimdi arkadaşlarıyla anlaşamama sebeplerinin başında bu geliyormuş. Olsun.

TAHRİP
0000000729667-1-199x300Şimdi hiçbiri devam edemiyor, dedim. En tahrip edicisi devam ediyor: Kadını yok etmeyi amaçlayan küresel endoktrinasyon. Farklı ses tonlarıyla bunu haykıran üç kadın geliyor hemen aklıma; Camille Paglia, Virginie Despentes ve Han Kang. Paglia Cinsel Kimlikler’de bir akademisyen titizliği ve sakin ses tonuyla anlattı. Despentes, onun öğrencisi oldu, King Kong Teori’de deneysel çıplaklığı ve daha açık olamayacak kadar sert-kunt sözlerle dile getirdi. Kang, Vejetaryen anlatısında (romanın ötesinde) rüya ve resimle çizdi. Neyi? Erkeğin kadın olamama eksiğini!
Konvansiyonel endoktrinasyonlar artık tarih dışı. Mina Rona, Ayda ve Mahur küresel olanıyla boğuşmak zorundalar. Ama erkekler daha fazlasıyla. Dengelemek istiyorlarsa biraz kadına bakmalılar. Sözüm sana Nezihi!

GÖRMEK

Görmek istediğimin binde biri kadar bile göremiyorum. Mahur’u, ne büyük adaletsizlik! Whatsaap’dan yazışıyoruz… karikatürler, kedi videoları gibi şeyler paylaşıyoruz. Görmüş gibi olmuyoruz! Biri bizi kandırıyor, hepimizi. Hasret’in içini boşalttılar, içimizdekini göremez olduk. Post-truth beni Adem’in kuşağına attı, o Starwars’ta.

Ülke Bu

Cemil Meriç bir muammadır, ‘Bu Ülke’ onun polemiğidir. Bir topaçtır, çünkü nereye temas edeceği bilinmeksizin kendi etrafında döner. Huzursuzdur, çünkü bu ülkede huzurlu olunamaz.

cemilmeric

Cemil Meriç’in Bu Ülke’si yüzbinlerce baskı yapmış. Sonuncusu, İletişim yayınlarından 50. Baskı, Eylül 2016. İlk baskının (1974, Ötüken) üzerinden 40 seneden fazla bir süre geçmiş. Bu ülkenin ne derdi var? Merak etmeye başladım.

“Ezik” sol da “sevimsiz” sağ da –öyle diyor Meriç- bu adamı, Bu Ülke’yi niye bu kadar sevdi, sevmeye devam ediyor, niye?

Fırat Mollaer’in son kitabı Tekno Muhafazakârlığın Eleştirisi, Osman Özarslan Hovarda Âlemi diye mühim bir eser yazdı. İkisinin de Cemil Meriç’e ilgisi var. Onlara sordum. Madem sizin de ilginiz var, oturup bir konuşalım bunu dediler.

“Cafe Botanica – Anason Meyhane” nam mekanda toplandık. Ayık kafayla konuşmaya karar verdik, anasonsuz tarafa geçtik. Üç saatlik hasbihalin hulasası şu: Cemil Meriç bir muammadır (Fırat), bir topaçtır (Osman), bir huzursuzdur (ben).

cemilmeric-2

Muammadır çünkü bilinci yaralıdır: Shayegan’ın Yaralı Bilinç’i nasıl bir polemik kitabı ise Bu Ülke de Meriç’in polemiğidir. Topaçtır çünkü nereye temas edeceği bilinmeksizin kendi etrafında döner. Bir topaç olarak Meriç tektir, önemi de oradan gelir. Huzursuzdur çünkü bu ülkede huzurlu olunamaz. Ahir zamanlarda yaşadığımız için de huzursuzluğumuz son haddindedir.

Bir ay geçmiş aradan. 12 Aralık 2016 Cemil Meriç’in 100. Doğum günü! Ama bunu sonra fark ettik. Artık 2017 olduğuna göre 40. Ölüm yıldönümüne de girmişiz. Çok sevdiğim insanların en mühim günlerini hiç aklımda tutamam.

Onlar ne doğmuşlardır ne de öleceklerdir. Haklarında bir iki kelam etmem icap ettiğinde kronolojik biyografilerine ihtiyacım mübremdir. O iş kolay şimdi. Bu Ülke’nin girişinde Mahmut Ali Meriç’in hazırladığı babasının kronolojisine daha sık bakıyorum.

Tim Parks’ın Ben Buradan Okuyorum adlı denemelerini henüz bitirdiğim için, bir taraftan da kendimi inceliyorum. Benim kuşağımın (kolaylık olsun diye ’78 nesli’) “sağ”ı için Necip Fazıl ve Cemil Meriç haddinden fazla önemliydi -ne kadar anladığımız bahs-i dîger.

GENÇLİK

Bu Ülke’yi kendimden geçerek okuduktan bir yıl sonra, 19-20 yaşlarımdayken, Meriç’le şahsen tanıştım. Ona büyük büyük sorular sordum. ‘Türk aydını hakkında ne düşünüyorsunuz efendim?’ Küçük küçük cevaplar aldım. “Türk aydını kırk adada kırk Robenson’dur.” 1978’den söz ediyorum.

Göztepe/Erenköy’deki evinde ziyaret sebebim hem çok sevdiğim bu yazarla tanışmak hem de çıkarmaya niyetlendiğimiz dergi adına röportaj yapmak. Beşir Ayvazoğlu’nun idaresinde Divan dergisinin ilk sayısını hazırlamaktaydık. Benim röportajım değil benden sonra giden Ahmet Turan Alkan’ınki yayımlandı. Çünkü o daha iyiydi: Divan, 1, Kasım 1978, s.3-4.

SEVDİĞİMİZ YAZARLAR YAŞIYORDU, “ÜÇ FİLM DEVAMLI”YDI

78’de Necip Fazıl 74 yaşındaydı, 1983’te 78 yaşında öldü. Meriç 64 yaşındaydı, 1987’de 71 necipfazilyaşında öldü. O yıl, Necip Fazıl’ı Maltepe’deki Kerem sinemasında dinledim. Kerem ile şimdi üstgeçidin ayağı altında kalan Eti “Üç Film Devamlı” gösteren sinemalardı.

Hiç gitmedim, o “zevk”i tatmadım. Kuşağımdan giden ülkücüler arada bir reislere yakalandıklarını anlatırdı. Reislerin denetlemek için değil seyretmek için gittiğini sonra sonra anlamışlar. Bu arada, Eti’de de ülkücü hareketin “Çağlar Sanat Tiyatrosu”nun oyunları olurdu. Bir iki defa ben de çıktım sahneye, figüran olarak.

Kerem sinemasındaki Necip Fazıl’ın konferans başlığı “Dünya Bir İnkılâb Bekliyor” idi. Ondan da çok şey okumuştum ama asıl şiirlerini severdim, mizacı bana göre değildi. Yine de gidip dinledim. Dan dun edip durdu.

Kısaca bu iki isim de hayattaydı. Bir iki isim daha ilave edilebilir ama üç olsun diyeceksem tercihim Erol Güngör’dür (1938-83). 78’de 40 yaşındaydı mahallemin duygu-düşünce dünyasına dengeli hitap ederdi.

Güngör gençti, genç öldü, büyük kayıptır. İlk ikisi ise yaşları itibariyle son sözlerini ediyordu. (O yaşların psikolojisi ve ettikleri lafların “tarihsel” değeri için: Douwe Draaisma, “Sıla Hasreti Fabrikası. Bellek Yaşlılıkta Nasıl İşler”, YKY, 2016.)

BUGÜN

Şimdi 18-20’liler başta olmak üzere gençler bu isimleri bir daha okuyorlar, epey bir kısmında da bilhassa Necip Fazıl’a yahut Cemil Meriç’e aşkuşevkle bağlılık var. Nedir bu “devamlılık”? Terk ettiğim mahallenin gençleri, yaşayanlar varken niye ölüleri bu kadar seviyor?

Cemil Meriç kronolojisi, “huzursuz” yazarın bütün yazdıklarının tarihsel metinler olduğunu hatırlatıyor. Değeri de orada, değer oradan artabilir. Tarih dışı okumalar Meriç’i eksiltir.

İki günümüz kaldı

Değer verdiklerimizle sadece salı günleri görüşebilen, onun da kıymetini bilmeyen yeraltı insanlarıyız. Dostoyevski, Yeraltından Notlar’a, ismimizi, olmadığı için yazmadı.

dostoyevski-736

Babasını ona bir kedi alması için ikna etmeye çalışan küçük bir kızın hikâyesi bu. Kuzenlerine her gittiklerinde hoplayıp kucağına atlayan tekir Nokta’yı çok severmiş. Annesi razıymış onun da bir kedisi olmasına. Ama babası, “Adı Salı olan bir kedimiz vardı, bir gün balkondan düştü ve bir daha kalkamadı, ben o acıyı bir daha yaşamak istemiyorum” diye itiraz ediyormuş. Küçük kız tırnaklarını yemeye başlamış, diplerini de yontmaya. Ellerini görenler küçümseyerek bakıyor, o da üzülüyormuş. Nedenini anlamamışlar. Çünkü onlar büyükmüş. Bir gün parkta bir kediyle oynarken akşam olduğunu fark etmemiş. Cinler çıkmış ortaya. Çevresini kuşatıp başlamışlar “Çarşambadır Çarşamba” diye dönmeye.

Küçük kız önce ne olduğunu anlamamış. Sonra hoşuna gitmiş, o da cinlere uymuş. “Çarşambadır çarşamba’ diyerek birlikte dönmeye koyulmuş. Cinler onu sevmişler. Aralarına almışlar ve elinden tutup dans etmişler. Parmakları kalem gibi olmuş, tırnak diplerindeki bütün yaralar iyileşmiş. Ertesi gün okulda, ne derdi varsa, parmakları onunkinden de fena olan arkadaşına, başından geçenleri anlatmış. Akşam olunca arkadaşı da o parka gitmiş. Cinler yine gelmişler. “Çarşambadır çarşamba’ diye yine başlamışlar dönmeye. Hemen çembere girivermiş. O gün Perşembe olduğundan, onlar “Çarşamba” dedikçe, “Perşembedir perşembe’ diyormuş.

Cinler, kendilerine uysun diye seslerini yükseltmişler: “Çarşambadır Çarşamba!” Ama ısrar etmiş, “Perşembedir perşembe.” Cinler kızmış, küçük kızdan aldıkları yaraları da onun parmaklarına sürmüşler. Sonra da tutup kolundan parktan dışarı atmışlar.

MESELDEN HİSSEYE

dostoyevski2Ayda’yla ciddi mevzular konuşmaya beş yaşındayken başladık. “Siz ne iş yapıyorsunuz?” diye sormuştu. Okur-yazarım deyince kıkırdamıştı. Bu komik mesleğe de gülünür doğrusu.
Dün karşılaştık. Jiji’den ve Beppo’dan söz ettik, kedilerimizden. Yukarıdaki meseli Cevdet Kudret‘in Kalemin Ucu adlı denemelerinden hatırlıyordum. Onu anlattım, tabii bir hayli tahrif ederek.
“Babam Cin içmez,” dedi Ayda, “P günlerini de sevmiyor zaten.”

10 yaşında olduğuna göre on yıldır arkadaşız. P günlerinde, iyi hissetmeyen babasından uzak durmak yerine, daha fazla espri yapmayı tercih ediyormuş. “Perşembe’yi niye ilave ediyor ki, anlamıyorum” diyor babası. Anlayamayız.
Ayda’ya, ‘Ben de C günlerini sevmiyorum’ dedim, “babalar hep perşembe, anneler hep cuma olur” (Turgut Uyar, Divan, 1970.)
“Neden?”
Cim karnında bir nokta var da ondan.
Çok güldü. “Cinler Nokta’yı mı kaçırmış?”
Sabah okula gitmeden önce yeraltından sesler duymuş. Jiji’nin sesidir, dedim. “Ama miyavlamıyordu, havlar gibiydi.”
O zaman Dostoyevski’nin sesidir. Benim tanıdığım kedi olmak isteyen tek köpek, köpek olduğunu bilen tek kedi o çünkü.
“Bence siz ne dediğinizi bilmiyorsunuz.”
Bildiğim kadarını anlatabilseydim bile beni ciddiye almazdın.
“Almıyorum ki, komik olmanız hoşuma gidiyor sadece. Babam olsaydınız hiçbir uyarınızı dinlemezdim.”
Bunu, ‘Ben de C günlerinde iyi değilim’ dememle birleştirdi. Dikkat çekmek istediği, kadınla erkeğin hiç olmazsa S ve Ç günlerini mutlu geçirebileceği. Gerisi zevzeklik. Zevzek’in nasıl da iğneli sıfat haline geldiğini düşünüyorum. Afyon, esrar demek olan bu isim kim bilir nerelerde dönüp dolaşıp gelmiş de çekenlerin esrikleşip boşboğazlaşmasına kinaye olmuş. Zevzek, zevzek içse de içmese de zevzekleşmiş.

Değer verdiklerimizle sadece salı günleri görüşebilen, onun da kıymetini bilmeyen yeraltı insanlarıyız. Dostoyevski, Yeraltından Notlar’a, ismimizi, olmadığı için yazmadı. Joseph Frank’ın gördüğü de bu: Büyük yazarın Notlar’da denediği tehlike, “anlatıcı ile okur arasında ciddi öneme sahip her türlü uzaklığı ortadan kaldırması ve okurun kişi engelinin ötesine geçip yerginin hedefini görmesini güçleştirmesidir.” İsimsiz olan inatlaşmaya mahkûm: Madem gün değişti o halde niçin Perşembe demeyecekmişim ki!
“Dostoyevki’nin yalnızca bencilliğini gözler önüne sermek istediği ahlaki ve psikolojik bir tip değildir, o aynı zamanda toplumsal ve ideolojik bir tiptir.”

Ne kitapmış ama!

Elli Yıl Evvelki İstanbul Hayatı

1
“PEÇE

1 Peçe.jpg
– Bey babama bir türlü peçe beğendiremiyoruz. Yüzümüz görünüyormuş, inceymiş, erkekler çok bakıyorlarmış… Çarşaflarımız da bol olmalıymış!
– İşte bu da ince, kalın olunca da yürüyeceğim yeri göremiyorum. Çift kat kullanacağım. İcabında ikisini de indiririm değil mi?
– Kalın peçe ile de etraf zindan oluyor. Yaşmak, ferace devrinde bu kadar sıkılık yokmuş canım!..”
Hafta dergisi, “Elli Yıl Evvelki İstanbul Hayatı”, 1951.

2
“ESKİ RAMAZAN GECELERİ

2 Eski Ramazan Geceleri.jpg
“Eski Ramazan gecelerinde Şehzade cazip ve eğlencesi bol bir yer halini alırdı. Bütün tiyatrolar, meddah, karagöz, cambaz ve daha bir takım eğlenceler caddenin iki tarafını kaplardı. Geceleri hanımlar için bu caddeye çıkmak menedilmişti. Şaşırıp yan sokaktan şöyle caddeye çıkanlar, yahut da cesaret gösterecek biraz etrafı görmek için yürüyenler bir âleme çıkmış gibi olurlardı..
– Ah ne güzel, kalabalık… O yananlar lüküs lâmbası mıdır?
– Fazla ileri gitmiyelim, biliyorsunuz ki evden buraya kadar müsaade aldık!..
– Yalnız o değil, şimdi bir münasebetsiz lâf atar!
– Keşke yanımıza Ahmet Ağayı alsaydık, feneri yaktırır, biraz yürürdük!”
Hafta dergisi, “Elli Yıl Evvelki İstanbul Hayatı”, 1951.

3
“TEBRİK MERASİMİ

3 Tebrik Merasimi.jpg
“Eski aileler, büyükler bayram ve kandil tebriklerine fevkalade itina ettikleri gibi bir rütbe alıp terfi ettikleri veyahut Padişahtan bir nişan aldıkları zaman da aynı itinayı gösterirlerdi. Daima ailenin en büyüğü başa geçer, hanımını yanına alır, sıra ile ve evin küçüğünden başlamak üzere mahdumlar, kerimeler, damatlar, gelinler ve daha sırada kimler varsa, hepsi tebrike ve el öpmeğe başlardı. İlk defa hanımefendinin zevcini tebrik ederek el öptüğü görülürdü.
– Tebrik ederim Paşa babacığım!
– Berhüdar ol evladım. Cenabı Hak emsali kesiresiyle müşerref eylesin, akıbetin hayrolsun!”
Hafta dergisi, “Elli Yıl Evvelki İstanbul Hayatı”, 1951.

4
“PERDE

4 Perde.jpg
“Eski İdarei Mahsusa ve Şirketi Hayriye vapurlarının umumî kamara ve güvertelerinde hanımlarla beylerin yerlerini ayırmak için ara yere perde konulmuştu. Bu perde rüzgârdan veyahut bir satıcı geçince açılır, beyler tarafında mutlaka bir kımıldama olurdu. Genç erkeklerin başları, gözleri hanımlar tarafına çevrilir, ipek çarşaflı vücutlar, peçeli yüzler dikkatle süzülürdü. Açık peçeler örtülür, genç hanımlarda beyler tarafına göz kaymaları olurdu!
– Evden her vakit tenbih edip, perdenin yanına oturmayın diyorlar ama yer bulamayınca ayakta mı kalalım?
– Erkekler de yiyecek gibi bakıyorlar canım?
– Geçen gün münasebetsizin biri perdenin yanında oturan bir hanıma iğne batırmış…”
Hafta dergisi, “Elli Yıl Evvelki İstanbul Hayatı”, 1951.

5
“YAZ GECELERİNDE BAHÇELERDE MEDDAH

5 Yaz Gecelerinde Meddah.jpg
– Bugün Aşkî efendinin bütün nüktedanlığı üstünde. Ne güzel cinaslar, taklitler yapıyor değil mi! Hele kaynanana taklitleri!
– Evet ama istediğim gibi gülemiyorum kardeş. Komşular farkeder de kocakarıya yetiştirirler diye korkuyorum.
– Benim umurumda bile değil. Nasıl olsa oğlunu avucumun içine aldım.
Meddah – Şimdi gelelim gelin hanımın hikayesine…
Genç hanımlar – A… eyvah şimdi de bizimle alaya başlıyor!”
Hafta dergisi, “Elli Yıl Evvelki İstanbul Hayatı”, 1951.

6
“MISIR KAZANLARININ BAŞINDA

6 Mısır Kazanlarının Başında.jpg
“Sıra sıra mısır kazanları, kehribar gibi sütlü mısırlar… Kazanların başında harem, selamlık olmuş. Yani erkekler, kadınlar ayrı ayrı… Bir tarafta piyasa edilir, beri yanda ağaçların altında denize karşı mısır yenir… Biraz ileride tozu dumana katarak Hisara giden arabalar, denizden Köksüya geçen kayıklar sandallar, istanbulun mesire yerlerinden işte birisi!
– Mübarek, lezzetine doyulmuyor.
– Fakat hiç şakası yoktur; üstüne su içmeğe gelmez!
– Zaten yemek üstüne yenirse şifalı olurmuş.
– Haydi şimdi kayığa atlıyalım, doğru Göksu!
Biraz çabuk olalım, ezandan evvel yalıya dönmeliyiz!…”
Hafta dergisi, “Elli Yıl Evvelki İstanbul Hayatı”, 1951.

7
“GÖRÜCÜLERİN BIRAKTIĞI FOTOĞRAF

7 Görücülerin Bıraktığı Fotoğraf .jpg
– Amcam bütün ailesini eskiden tanıdığı için ısrar ediyormuş. Babıâli tercüme kaleminde üç yüz kuruş maaşlıymış!..
– Kısmet kardeş! Duruşu da kibar, bakışları canlı!
– Fesini iki kaşının arasına fazla indirmiş, sağa sola yatık değil.
– Şimdi karar benimmiş sözde!.. Halbuki annem Erkânıharp yüzbaşısını durmadan methediyor… o olursa mesut olurmuşum. Büyük babası Paşa imiş. Konakları varmış.”
Hafta dergisi, “Elli Yıl Evvelki İstanbul Hayatı”, 1951.

8
“BOĞAZ KIYILARINDA

8 Boğaz Kıyılarında.jpg
– Evden bir saat için izin aldık, katiyen fazla ileriye gidemeyiz… Darılırlar, bir daha da izin vermezler…
– Şuracığa canım, Mısırlıların yalısının önüne kadar…
– Olamaz! Bey babam kürek çektiğimize bile razı değil… onlar bugün Alemdağına gittiler de biz öyle bir saat izin koparabildik.
– Ne işkence Yarabbi? Halbuki dayım bu kadar sıkıya tarafta değil. Hanımlar biraz serbest olmalı, diyor… Avrupada erkekle kadının bir arada denize girdiklerini söylüyor!..
– Sus hemşire içime fenalık geliyor. Nasıl olur o?
– Pekâlâ oluyormuş! Erkek, kadın deniz hamamlarında beraber denize girip kumların üstünde de şemsiye açıp yatarlarmış! Bakan olmazmış!”
Hafta dergisi, “Elli Yıl Evvelki İstanbul Hayatı”, 1951.

9
“ESKİ BÜYÜKLERDE DAHA HAMİYET

9-eski-buyuklerde-daha-hamiyet
Eski büyüklerin varlıklı olanları mahallesindeki muhtaçlara her vakit muavenet ederler, bayram ve ramazanda onlara mahrumiyet tattırmazlardı.
– Mercan, şu pusula ile parayı al, Kâhya beye götür, yazdığım gibi yapsın. Mutacinden kimse yardımsız kalmasın. Ayrıca on beş çocuğun bayramlıkları yapılsın. O iki yetim kızın düğünlerini de yapacağız… Ne kadar masraf lâzımsa hesap etsin, bana bildirsin.”
Hafta dergisi, “Elli Yıl Evvelki İstanbul Hayatı”, 1951.

Hi Rona!

Biliyor musun, yazarlar “eminim” dediklerinde mutlaka şüpheleneceksin. Bunu her okur bilir.

murakami2Geçen gün ona bir masal anlattım. O da bana gerçeği, demeden önce yer bildireyim. Galiba Guzu Coffee’ydi, yok yok eminim, değilim.
Biliyor musun, yazarlar “eminim” dediklerinde mutlaka şüpheleneceksin. Bunu her okur bilir.
“Ben de biliyorum.”

Beni ona Volkan takdim etti.
“Memnun oldum, ben Mina Rona; ikisi de güzel değil mi?” dedi.
Hım, Rona Mina… Mina Rona… Çok güzel! Bir dahaki sefer dünyaya kadın olarak gelmek istersem tanrının nedenini anlayacağını sanıyorum.
“Ben de anlıyorum.”
Rona’ya gerçekten bir masal anlattım, hatta iki. İkincisini hiç beğenmedi. Yeterince saçma değilmiş. Dokuz yaşında, olanla olmayanı ayırt edebilecek kadar büyük. “Herhangi bir gerçek, masal olmayı beceremiyorsa borudur” dedi. Virgülü tam yerine koyunca, bu kız artık yaşını başını almış, dedim.

Hay Allah! Böyle yazmaya devam edersem bir romanın giriş cümleleri gibi okuyacağınıza ilişkin bir şüphe düştü içime şimdi. Bir edebi türle ilişki kurmamak için bunca yıl çaba harcadıktan sonra olacak şey mi! Bunu kendime yapsam bile Rona’ya kıymamalıyım.

MURAKAMİ BİZİ NEDEN KANDIRIYOR?

murakamiMurakami’nin bizi neden kandırmak istediğini, maalesef, biliyorum. Böyle anlı şanlı bir adamın, hele koşmadan yazamadığını itiraf edip sırtında kedisiyle poz da verdikten sonra, saçmalama hakkını bu derece kötü kullanmasını kabullenemiyorum. Volkan’ın arkadaşı da değil üstelik.

Osmanlı vergi tahsildarı İbn Armut Hasir, İstanbul, uzaktan ney sesi, siyahi hizmetçi, tütsü, üç karı altı çocuk, rüyet-i hilal… Bu ne ya. “Labirentlerin zor yanı, seçtiğin yolun doğru olup olmadığını, sonuna kadar gitmeden bilememendir.” (Tuhaf Kütüphane, s.52.) Şunu demek için mi yazmış yani, çocuk mu kandırıyor. Rona böyle dedi. İçini okudum.

Haklı. On yedi gün ve gece uykusuz kaldıktan sonra bir saat kadar dalmış, gördüğü kâbusla irkilerek uyanmış gibiydi. Yine. Ama hani onu Uyku’da yazmıştı –sevmiştik de. Fakat bunu da okuduktan sonra, Murakami’nin bu iki kitap için okura değil illüstratör Kat Menshhik’e teşekkür etmesi gerekir, dedim. Mina onayladı, Mina Rona, Rona Mina.

Brezilya kahvesini sevdim. Murakami. “Tony Takitani”: Ne güzel hikayeydi o öyle. Boşluk. İçimizdeki. Ya da “Drive My Car”: “Aklınız anlamaya çare değildir. Üstesinden kendi kendimize gelebiliriz ancak; yaşananları yutup, yaşamaya devam etmekten başka bir yol yok.” (Kadınsız Erkekler, çev. A. V. Erdemir, DK, 2016, içinde, s.44.)
Bye Mina.
“Au revoir monsieur.”