Monthly Archives: February 2017

Bir aforizma seç!

Geçiciye mi söylüyorsun aforizmanı kalıcıya mı? Her ikisi/biri hakkında mı?

Hedefi olmayan yolları, yolu olmayan hedefleri severim.
Georg Simmel

İtirazım kolayca tanımlanmaya, önerim hemen teşhis koyulanın dışına çıkmaya davet. Bana bir yol aforizması söyleyin size kim olduğunuzu söylemeyeyim, çünkü bilmiyorum. Söyleyeyim deseydim maksadımı aştığım oranda saçmalayabilirdim.

Criminal Law filminde genç avukat yaşlı bilge hukukçuyla konuşurken ikide bir ‘ama’lı cümle kurmuştu. Yeri geldiğinde fırsatı kaçırmamış, bir söylem türü olarak her açıklamanın arasına bir hukukçu aforizması serpiştirmişti –onu hatırladım. Cevdet Paşa’nın diliyle örneklendireyim: “Berat-ı zimmet esasdır.” (Kişi suçu ispat edilinceye kadar suçsuzdur.) “Mevrid-i nasda içtihada mesağ yokdur.” (Açık hüküm varsa içtihat yapılmaz.) “Ezmanın tegayyürü ile ahkâm da tegayyür eyler.” (Zaman/şartlar değiştiğinde hükümler de değişir, hükümler değişimi takip eder.)

Filmin hukuk adamına göre bütün bu aforizmalar, “Özlü sözler, insan beyninin ürettiği en öldürücü silahlardır.”

OLMAZSA OLMAZ MI?

Onlar olmadan, aforizmalar, özlü sözler, metaforlar… Olmadan, bunlardan medet ummadan edemez insan. Toplum birey için bir nevi yoldan şaşma, yolu bulma macerasıdır. Bir yolculukta olduğunun farkında olan, yol bulmaya çalışan, yoldan çıktıkça depresif olan, sonra yeniden arayan insan kılavuz da ister. Hedefi veya hedefleri vardır. Yolunda/yollarında gidiyordur, yürümüştür, ulaşmıştır, ama her ulaşmanın anlamsızlaşma olduğuna da takılmıştır. Hem kılavuzların karga tabiatları da vardır, ulaştığında ölmüş de olabilir. Çelişkidir bu, aşılamaz -gerekmez de. Hedefsizlikle ve ‘yol’suzlukla ilzam edilmeyi göze alarak, çelişkiyi çözmekten, onu aşmaktan vazgeçmek mümkün.

DIŞARI ÇIK

Hedef-yol repertuvarının dışına da çıkılabilir. Yollarına gül döktüğümüz hedeflerimiz kadar hedefini bulmayan oklarımızı, bir yere çıkmayan yollarımızı da sevebiliriz. Niye olmasın! Nedir ki bizden geriye kalan?

Kalan sevmek olsun. Bu dünya bir Solaris çünkü, yeni keşfedilen gezegenlere umut bağlamanın alemi yok. (Yine kelime oyunu yapmadan duramadım. Âlem: evren. Alem: işaret.) Stanislav Lem anlatmıştı romanında. Tarkovsky’den sonra Amerikalılar da çekti -gözümüz oyuncularda kaldı. “Muhayyel” seyyare ile orası-burası uzamı-zamanı. Duygu-düşünce dünyamızda yolculuklar.
Bilimle iştigal eden bilir. Bir kalabalığa hitap eder. Bulunduğu veya göründüğü yerden muhataplarında/talebelerinde yolculuk yapar -duygu ve düşünce dünyalarında. Korku, ümit, ilgi, endişe, merak, beklenti… uyandırır. Hitap ettikleri de onun dünyasında yapar benzer yolculuğu. Sürçmeler olur, her yolun yanılgısı vardır çünkü. Hele muhatabımızda olandan fazlasını bekliyorsak. Yolculukların yapıldığı bir gezegen var. Adı, metafor olarak, Solaris. Gezegen bizim mi, dışımızda mı? Bilmiyoruz. Saf bilgi var mı, varsa hangi türü için ve ne için? Bilmiyoruz. Nabokov’un dediği gibi “gerçek”, tırnağa alınmazsa olmayan bir kelime mi, ondan da emin değiliz.

İNANMAK

Aziz Augustinus “Anlayabilmek için inanıyorum” diyor. Tanpınar, “Ben Evliya Çelebi’yi inanmak için okurum” diyor. Tek ihtiyacımız inanmak. Yolculuklar yapıyor, yaptırıyoruz. Korku ile ümit arasında yolculuk yapan biziz. Sonsuz yolculuk. Safiye Erol “Dünya serapları bizi efsunla kendine çektiği zamanlar, pınar başına dönüş yolunu kaybedecek kadar uzak gitmeliyim” demişti. Solaris’imiz, çelişik duygularla çıktığımız umuda yolculukta bir son menzil de değil belki. Tek yolculu yolculuklara, akıbeti belli hedeflere ikaz pınarı. Çabuk kaybol!
Diyelim Foucault’nun… Ezoterik sarkacına da aşinayız yaptığı yolculuğun seçme yazılarına da. Ama “Aşina olunan bilinmez” (Hegel). Ama’sız yapamayız. Bu gezegende yaşayanların ilgi ve merak uyandıran, düşündüren yolculukları vardır, eserleri de.

Foucault’nun hem bir “sınır deneyim” olarak yaşadığı cinsel tecrübeyle, hem de yine bir sınır deneyim olarak gördüğünden, heyecanla iki defa yaşamaya gittiği İran’da akıbeti belli devrim yolculuklarına çıktığı da aklımızda kalsın. Bu Yolculukları değerlendiren, onun “Hayatını ve düşüncesini yönlendiren ahlak ölüme yönelik miydi?” diye soran Mark Lilla’ydı. İngilizcede olmayan bir kelime önermişti, Grekçe hubris: İnsanın mahvına sebep olan, insanı felakete sürükleyen aşırı özgüven, kibir. Lilla’nın, “Foucault’nun İçsel yolculuğunu takip etmeyi seçebilir ya da kendi içinizde bir yolculuğa çıkmaya başlayabilirsiniz,” demesi ondan. ‘Bu tip egzersizlerin, içinde yaşadığımız ve diğer herkesle paylaştığımız politik dünyaya ilişkin herhangi bir şeyi açığa çıkarabileceğini (yol/hedef repertuarının bir son halkası olduğunu) düşünmek hem tehlikeli hem de dünyanın/Solaris’imizin tamamen farklı bir öz disiplin biçimini gerekli kıldığını anlamak’ zaruri görünüyor.

AYIRMALIYIM

Evet, ayırmalıyım iki yolculuğu. Geçiciye mi söylüyorsun aforizmanı kalıcıya mı? Her ikisi/biri hakkında mı? “İnsan, iyilik ve aşk adına, ölümün düşüncelerine egemen olmasına izin vermemelidir” mi diyorsun? (Thomas Mann, Büyülü Dağ, II, çev. İris Kantemir, Can, 2002, 191. Bu çevirmenin Kantemiroğullarıyla, Dimitri Kantemir’le bir bağı var mı merak etmişimdir.)
Ama ben “Ölümlülük her şeye anlam katar veya ne varsa siler. Nasıl yaşandığına bağlı bu?” Diyorsam peki? (Saffet Murat Tura, Şeyh ve Arzu, “Doğmak ve Ölmek”ten, Metis, 2002.) O halde yine soruyorum. ‘Nasıl yaşıyorsun, söyle, çünkü ayırım yapacağım!’ Kestimesi: Distinguo ergo sum. Ayırım yapıyorum öyleyse varım.
Hedef isteyen çıkarsa buydu hedefim. Olmasın istemiştim. Bilmediğim yola davet ediyordum, güya.

Advertisements

Hayret Notları

Hasan Aksakal’ın Yahya Kemal okuduğuna dair emare göremedim; Türk Muhafazakârlığı. Terennüm, Tereddüt, Tahakküm, Alfa, 2017: “Başka Bir Tepeden Bakınca: Yahya Kemal’in Muhafazakâr Dünyadaki İtibarı Üzerine”, s.107-24. Şiirden de hiç hoşlanmadığı anlaşılıyor.

yahya-kemal

Bunları Melike’ye anlatmak isterdim, yazmak değil. O şimdi sınavlara hazırlanıyor. Başını kitaplara gömmeden önce sezgilerinin onu hiç hayal kırıklığına uğratmadığını söylemişti. Ben yanılırım sezgilerimde; inanmaya eğilimliyim.

En iyisi yazayım.

Hasan Aksakal’ın Yahya Kemal okuduğuna dair emare göremedim; Türk Muhafazakârlığı. Terennüm, Tereddüt, Tahakküm, Alfa, 2017: “Başka Bir Tepeden Bakınca: Yahya Kemal’in Muhafazakâr Dünyadaki İtibarı Üzerine”, s.107-24. Şiirden de hiç hoşlanmadığı anlaşılıyor. Şair hakkında uzun uzun yazmış. Ben o kadar yazamam. Okumuş anlamış olma ihtimali de var tabii, az da olsa. O takdirde bir okur olarak peşin redle okumuş anlamış olmalı. Kabul edip etmeme mücadelesi ise zor geçmiş görünüyor. Red etmiş.

1Kabulü engelleyen çoğu durumda “yazarın kişiliği” veya ideolojisi. Bu çok yaygın.

Kabul edip eleştirisini esirgemeyenler de var elbette. Tahir Abacı mesela, “anti-emperyalist perspektif eksikliği” görüyor şairde ve onunla “aynı dünya görüşünü paylaşmıyoruz” diyor. Şunu eklemeyi de ihmal etmiyor ama: “Yahya Kemal konusundaki önyargıları yıkılan tek kişi, kuşkusuz ben değilim. Ahmet Oktay, Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı adlı kitabında, zaman içinde Yahya Kemal’e yaklaşımlarını değiştirmiş şair ve yazarlardan örnekler veriyor.” Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi Tanpınar’da Müzik, İkaros, 2013.

Kanona hücum

Türk edebi kanonu denince ilk akla gelen isimler üzerine yazanların pek çoğunda onları kıskandıkları belli olan ama bunu saklamaya çalışırken sirkatin söyleyen sarkastik bir dil var. Aksakal’daki de öylesi.

Sanatçılar niye kıskanılır? Eserlerinden zevk almak varken? Zevk mi alamıyorlar? Hiçbir 2şeyden mi? Yalnızca kızdıklarının eserlerinden mi? Geriye onların adının kalacağını, her nesilde yeniden okunacağını ve yorumlanacağını ama kendilerinin unutulup gideceğini bilmekten mi? Eleştirinin ne demek olduğunu mu öğrenememişler?

Mahmut Temizyürek’le dertleşirken sordum bu soruları. Geçen gün, göçebe buluşması’nda. Onu dinlerken ‘solcular daha göçebe’ diye geçti aklımdan. Ne çok yanlış yapıyorlar. Fena yerleştiler kapitalizme. Çekilir mi o imzalar! Ömer Faruk çekmezdi. Haysiyetli adam. Melih Cevdet de. Raziye haydi haydi. Her birini Yarabıçak’la (İthaki, 2014) tanıdım, sevdim.

Aksakal’ın kitabını okurken sayfa kenarlarına hayret notları yazdım dedim Temizyürek’e, sonra tekrar odaklandım anlattıklarına. Son zamanlarda çıktı bu alışkanlık. Doktoralı, postdoc’lu kişilerin önyargılarına hayret ediyorum. “Güzel, hoşuma gitti, ‘Hayret Notları’ adıyla bir dizi yazı yazabilirsin” dedi. Nasıl da rahatladım. Şairle sohbet canıma minnet.

Aksakal siyaset bilimi doktoru, Amerika’da post-doc yapmış. Kanonun adamları üzerine (kadın yok) oradayken yazmaya başlamış. İkonaklast olmaya da yine orada karar vermiş olmalı. North Carolina bu işe uygun yer. İkinci sınıf nalburdan üçüncü sınıf çekiç almış. İlk darbede ikiye ayrılanlardan, üçe bile değil. Dökme demir güya ama hep döküm, demir eser miktar. Yenisini almış, aynı yerden. Cemil Meriç’e daha hafif vurmuş. Necip Fazıl’a daha da hafif, kıyamamış. Cesaret almış, Yahya Kemal’e bir daha girişmiş. Nafile. Tamam benzetme ucuz oldu. İyi de oldu. Yazıların zayıflığına göre “Eve Dönen Adam” fazla sağlam. Zayıf, çünkü nereden bakacağını bilemiyor.

İçki ve kadın

İçkiye çok kızgın, orasını anladık. Yahya Kemal’in bir itibarı var sanıyor ve buna hiç tahammül edemiyor, orasını da anladık. Ama iktidara niçin kızmıyor orasını anlamadık. 2008’de, Yahya Kemal’in ölümünün 50. Yılı kutlamalarını İslamcı iktidar himaye etti, destekledi. Kültür Bakanlığı kalıcı bir prestij eser neşretti: Yahya Kemal Beyatlı, 2008. Beşir Ayvazoğlu şair üzerine inanılmaz neşriyat yaptı. Onun sayesinde artık elimizde Yahya Kemal. Eve Dönen Adam. Ansiklopedik Biyografi (2008) gibi son derece ciddi bir rehber de var. İslamcı gelenek ise, bütün klikleriyle, Yahya Kemal’i tanımıyor ve sevmiyordu. Bir iktidar ve o iktidarda lazım olabileceği de gelmemişti akıllarına. Kemalistler Hattuşa’da gezerken İslamcılar Tahran’da dolaşıyordu. Osmanlı İstanbul’u iki tarafa da çok uzaktı. Sol zaten evrenseldi, geç fark etti bu işin anlamını; Abacı’nın dediği o işte. 2008’e doğru İslamcıları bu sevimsiz işe görev bilinci ve yayın puanı mecbur etti. Bir örnekle yetineyim. Hece dergisinin 576 sayfalık Yahya Kemal “Özel Sayı”sına şöyle bir bakmak yeterli –gerçi ben yetinmeyip oraya da epey hayret notu yazmıştım. Oradaki yazıları kaleme alanların hayatlarında ilk defa Yahya Kemal okumaya teşebbüs ettikleri, anlamayınca bırakıp hakkında yazılanları karıştırdıkları, onlardan da bir şey anlamayınca oturup anlamadıklarını yazdıkları belliydi. Neyse bugün artık o yüklerden de kurtuldu iktidar. Solcu okur yazarların dilinden düşmeyen “kanon” lafından da hazzetmiyorlardı zaten. Aslına döndü iktidar, Nuri Pakdil’le Kadir Mısıroğlu’na.

Aksakal o günlere kızgınlığı geçmeyenlerden biri gibi yazıyor. ‘Bu adamları andığınız için affetmeyeceğim sizi’ der gibi. “Şahsiyetini ortaya koyup azametini ispat ettiği [ne demekse?] bir örnek” bulamamış Yahya Kemal’de. Tabii ne kadar aradığı, niye aradığı belli değil bu arada. “Rindlerin Akşamı” şiirinde, “Gönül eri, sarhoş anlamlarına gelen ‘rint’lere verdiği önemi en açıkça şekilde” görüyormuşuz. Zaten adamın “dünyevi Müslümanlığa temayülü var”mış. “İçkiye düşkün(müş) üstelik.” “İşret merakı”yla “ahbaplarını zorla içkiye alıştır(mış).” “Büyü Şiir’ usul usul uyuşturucu kok(maktaymış).” “Çapkınlık”, “batakhane”, “kadın merakı” gırlaymış. “Sadece Paris’in değil, Varşova’nın da bütün pavyonlarını, batakhanelerini iyi bildiği hâlâ söylenir(miş).” Şiirlerinin konusu “erotik gerilim ve içki” ile “aşk şarabı içtiği saklı bahçeler…”miş. “Toplamı bir avuç tut(maktaymış) şiirlerinin ama “etkisi çok”muş. “Osmanlı geçmişine en güçlü referansları [o da] belki de Itrî üzerine yazdığı gürültülü [?]” şiirde imiş. Bunu Abdülhak Hâmid ve İsmail Hâmi’nin dediğini biliyorum: Müzik onların kulağına ‘düzene sokulmuş gürültü’ olarak gelirmiş, öyle tarif ederlermiş. Aksakal’a da Itrî öyle geliyor demek ki.

“Yahya Kemal’den sofu bir Müslüman çıkarmaya çalışan, onu evliyalaştırma derdiyle dertlenen bir çöp edebiyat” varmış. Onlara da çok kızıyor. Kim olduklarını bilmiyoruz; çünkü duymadık, çünkü yok. “Herkesçe bilinen ve sevimsiz ayrıntıları olan” Celile Hanım’la “aşk ilişkisi”nin, üstelik “Mina Urgan tarafından çarpıcı bir dille anlatıl(masına)” rağmen “neredeyse hiç eleştiri konusu yapılma(masına)” da öfkeli. “Edindiği şöhretle birlikte megalomanlaşmış” bir adamı nasıl oluyor da affedebiliyorlar! Eleştirilmiş de aslında ama yetersizmiş. Necip Fazıl mesela, diğer eleştirmenlere göre “cesur, hatta saldırgan ve daha da ilginç”miş (?). Çünkü onun hakkında “yüzeyselliğin şairi” demiş. Yazısını bağlarken “Yazı(sı)nın başlarında” söylediğini tekrarlama gereği duyuyor: Yahya Kemal ve onun hakkındaki “çöp edebiyatı” diye “nitelediği külliyatı doğuracak gelişmelerden Tanpınar da hoşnutsuz[?]”muş.

Sıra geldi Yahya Kemal’in “lümpen” severlerine 3

Yazarı rahatsız eden bir başka şey de Yahya Kemal’in eserlerinin Yahya Kemal Enstitüsü tarafından basılıyor olması. Onlarda “baskılarının kapağına
bakılmasıyla bile [bile?] hak verilecek bir lümpenlik” görüyor. Hele Kendi Gök Kubbemiz! “Yeşilçam’ın ucuz romantik milliyetçilik yapan filmlerinden birinden çıkmışçasına (…) ayetlerle süslü bir turkuaz miğfer(…)”! Çok kızgın çok. “Askerlik yapmamış Yahya Kemal’in naif melankolik romantizmini [zincirleme tamlama ihtiyacı!] en iyi anlatacak şey buymuş gibi…” Ve sonunda pek kederli. “Gerçek’ Yahya Kemal’den çok, kitapta var edilen ‘hayali’ Yahya Kemal’le yaşamaya devam etmemiz mukadder görünmektedir.” Oof of!

4Kantarın topuzunu “lümpen”likte kaçırıyor Aksakal. Dal sarkmadan kantar tartmıyor. Ne Özkarcı’nın soldan eleştiri diline yaklaşabiliyor ne Arslanbenzer’in ölçüsüzlüğüne. Yazar için temennim Ali Özgür Özkarcı’nın Necip Fazıl eleştirisinden ilham alması: “Muhafazakâr-Devletçi Aydının Soyağacı”, Duvar, 19, Mart-Nisan 2015, s.26-28. Bir de önüne Hakan Arslanbenzer’in Yahya Kemal’in defterini dürme niyetiyle yazdığı ama sonuçta yüzüne gözüne bulaştırdığı yazıyı koyabilir: “Türk Şiiri Sahiden Yahya Kemal Üzerinden mi Modernleşti?”, Kılavuz, 52, Aralık 2014. Yahya Kemal şiiri üzerine ise Alphan Akgül’e bakmalı: Anlamın Sesi. Yahya Kemal Beyatlı’nın Şiir Estetiği, Dergah, 2014. Aksakal, eleştirim bilimsel de olsun demiş ama en uzak da oraya düşmüş. O mevzuda temennide bulunamam, post-doc yapmadım.

Aksakal’ın Cemil Meriç, Necip Fazıl ve diğerleri üzerine yazdıklarını da okudum (anlamsız şeyler de yaparım). O sayfalara da hayret notları yazdım. Fakat onlardan bahsetmeyeceğim

Melike yay gibi gerildi oturduğu yerde, bir eli Kafka’ya gitti diğeri Cioran’a, masanın iki ucundalar. Ortaya döndü tekrar. Dil ve anlatım soru bankasının bankosundan kaldırdı başını, baktı. Arslan’a benziyor, saçları yele gibi. “Ben İstanbul’a gideceğim,” dedi, “gerçi orası da dar gelir ya…” Haklısın. Baksana Aksakal da tahsilini, doktorasını İstanbul’da yapmış.

Gazete Duvar

Mavi Yeşil

maviyesil

Eskiden olsa “taşranın sesi” diye boş bir laf ederdim. Ne taşra var ne merkez.
Rize’den edebiyatın sesi geldi. Mavi Yeşil. Pek sevindim. Dergilerin arasında bir de kitap! İçindeki yazılardan birini, “Adında Demokrasi Geçen İki Öykü”yü hemen okudum. Haldun Taner’in “Yaşasın Demokrasi” ve İlhan Tarus’un “Demokrasi” adlı hikâyelerini inceliyor yazar: Hasan Öztürk. Sağlam kalem, mevzua hâkim ve tarih biliyor. Bir okur olarak teşekkür ve tebrik bizden.

maviyesil1.jpg

Hep çıplak!

Ve sen, Pelin Erdoğan, bırakma hikâyeyi! Kadrini seng-i musallada bilmesinler, burada bilsinler kıymetini. Lütfen.

anagorsel.jpg

“Bırak hikâyeyi şimdi!” dedi.
Peki o zaman ben sana bir masal anlatayım.
“İstemiyorum, anlatacaksan hikâye olsun. Ama gerçeğe yakın olanından değil, gerçek! Acıtsın, paramparça etsin.”
Tamam o zaman sana adaşının hikâyelerinden anlatayım. Pelin Erdoğan, Çok mu Çıplak?, Ağaçkakan, 2017. Yeni çıktı, taze.

agackakan11-204x300“Acılar hep tazedir. Çok mu çıplak gerçekten?”
Çırılçıplak! Nereden olsun, sen onu söyle? İstanbul muhitleri, Kilis, Bozcaada, Paris, İzmir, Adana, Tekirdağ, Prag, Batman, Fethiye, İskenderun, Ihlara, Van, Urfa, Diyarbakır?
“Paris olsun, görmedim orayı. Gitmek ve dönmemek istiyorum.”
Ok.
“Aşk Kapanı”
Kapana sıkışanların hikâyesi. Elleriyle gözleri yer değiştiren adamlar, elleri yerinde, gözleriyle yer değiştirmeyen adamlara dönüşürler ya, işte onlardan birinin eline düşünce çekilen acı. Ve Paris’e kaçış.
“Bir aşktan kaçmak mümkün mü?”
Pelin de onu soruyor.
“Pelin benim!”
Bi susar mısın!
“…”
Anlatmayacağım. Hissettiğimi söyleyeyim: Taş kalpli derler ya, itiraz ederim. Pelin Erdoğan’ın yerli yersiz “İnşallah” diyenlere itirazı gibi. “Aslında ben de kullanırım ama yerinde kullanırım, inanarak kullanırım, ezberlemem umutlarımı, gönülden isterim.” Ben de, taşın kalbi olduğuna inanırım. Martıların hayli hayli vardır kalbi. Simit istemeleri ondan, bilhassa elimizden kapmaları ondan. Her taşın bana baktığına inanırım; dediğine kulak kesilmem gerekmediğine, kulağı kesik de olsam bana seslendiğine.

Az pislik olmasak da durduğumuz bir yer olup olmadığıdır kimliğimiz. Bipolar, borderline vs. teşhislerine şüphe rezervim olsa da belirtilerini müşahede ettiğim insanlar tanıdım. Ama başka bazıları var ki düpedüz kötü! İmha edilmelerini düşünenlere hep hak verdim. Pelin Erdoğan’ın çoğu hikâye/denemesi onları anlatıyor. İlk büyükannemden duymuştum: “Allah iyilerle karşılaştırsın.” Tasavvuf lisanında “Hayra karşı” denir, “hayırlara çıkarsın”. Çok mu Çıplak’ta ne yapsak ne etsek başa gelmesine mani olunamayan hallerin, edebiyatta daha çıplağını tasavvur edemediğim vak’alarını okudum. İyi ettim.
“Çok mu parçalandın?”
“Darmadağın oldum. Darmadağın olmalıyız, başka türlü toplanamayız, toplayamayız.”

“Sıra geldi bana, masalı ben anlatacağım! Dinle. Adı Pezzettino. İtalyanca parça demek, parçacık; partikül dersem daha çabuk anlarsın. Siz çok okumuşlar ancak böyle anlayabiliyorsunuz.”
“Pezzettino ufacık. Ben bir bütünün parçası olmalıyım diye düşünüyor. Yollara düşüyor, hangi bütünün parçası olduğunu bulmak için. Güçlü’ye rastlıyor önce. ‘Senin parçan mıyım ben’ diye soruyor. Hayır, diyor, bir parçam eksik olsaydı nasıl güçlü olabilirdim ki!

0001687459001-1-191x300“Devam ediyor yoluna. Koşan’a tesadüf ediyor. Ona soruyor aynı soruyu. ‘Parçam eksik olsa böyle hızlı koşabilir miydim!’ deyince ondan da uzaklaşıyor. Sonra Uçan çıkıyor karşısına. Ay çok cahilsin diyor Uçan, eksik olsam uçabilir miydim! Sen git bu soruyu bilgeye sor. Tam kederlenecekken Bilge’yi görüp seviniyor. Fakat bilge de aynı şeyi söylüyor. ‘Bilgelik dediğin eksik parçayla olmaz kuzum. Var git Taşlı Ada’ya, sorunun cevabı oradadır. Ararsan bulursun.’ Bin bir meşakkatle Taşlı Ada’ya gidiyor Pezzettino, dev dalgalarla boğuşarak. Adanın tamamı, sahilden başlayarak uçları çok sivri taşlarla kaplı. Etrafı görebilmek için tepeye tırmanıyor. Ama oraya vardığında bitap düşüyor ve kendini kontrol edemeyerek gözden kayboluyor. Aşağı kadar yuvarlanıyor. Taşlar onu paramparça ediyor. Pezzettino o zaman anlıyor. Parçalarını topluyor, sakince, geldiği yere geri dönüyor. Güçlü’ye, Koşan’a ve Uçan’a büyük bir heyecanla artık bir bütün olmanın ne demek olduğunu çözdüğünü anlatıyor. Dün kızımdı bu masalı dinleyen. Sabrına hayranım, uykun kaçmış gibisin. Bakıyorum bu tam da sana anlatılması gereken bir masalmış.”

Ben dün Sacks’ın, son aylarını anlattığı, adını da Benim Periyodik Tablom koyduğu kitabını okudum. İhtiyarlıyorum. Genç olsam dayanamazdım. Biliyor musun, ihtiyar “hayr” kökünden gelir, evet’le hayır’ı tefrik edebilmek ve hayırlı olanı seçebilmek demektir. Gülme öyle.
Ve sen, Pelin Erdoğan, bırakma hikâyeyi! Kadrini seng-i musallada bilmesinler, burada bilsinler kıymetini. Lütfen.

Öztuna için bugün aklımdan geçenler

Yılmaz Öztuna (20 Eylül 1930 – 9 Şubat 2012). Sene-i devriyesi. Her yıl bugün, bir şeyler de yazarak, hasretle anıyorum.

Tarihle ve düşünceyle iştigal eden biri olarak Öztuna’dan öğrendiklerimin haddi hesabı yok, muhtemelen anlayamadıklarımın da. Bir insan olarak üzerimdeki tesiri ise emsalsiz, hakkını ödeyebilmem söz konusu dahi olamaz.

Kanaat toplumunun üyelerine nasıl anlatacağınızı bilemezsiniz ama deneyeyim. Ortaylı’dan tarihin çok da fifi olduğunu öğrendim, Öztuna’dan ise ciddi bir mevzu olduğunu. Birbirlerini çok severlerdi. (Aralarında kaldım. Sonum bu, benden artık kimse bir şey beklemesin.)
Bir insanı sadece bir kişiymiş gibi anlatamam, her insan biricik de olsa aslında iki kişidir. İkinci kişisinde zıddı ve benzeri vardır. Bir gün onların biyografilerini yazacak olanların bunu mutlaka hesaba katmaları gerekir.

Öztuna’nın mizacına dair bir anekdotla yetineyim.
“Kesin kanaatimdir efendim” derdi, bu onun, konu her ne ise, üzerinde uzun yıllar düşündüğü anlamına gelirdi.
Ondan mülhem söyleyeyim: Öztuna’nın dediklerini meclisinin müdavimi olanların ekseriyeti anlamazdı, kesin kanaatimdir. Misal: Bugün olsa BİA bildirisine imza atanların fikirlerine net bir biçimde muhalif olur fakat üniversitelerinden ihraç edilmelerinin ne kadar yanlış olduğunu yine net bir biçimde dile getirir, gazetedeki köşesinde yazardı. Sevenleri ise yanında sesini çıkarmaz; dışarı çıkınca, bırakınız imzacıların ihracını, ihracı yanlış bulanların da atılması gerektiğini söylerdi. Kesin kanaatimdir. Benim anladığım tarih, bunu görerek yazılmışsa değerlidir.

Soybilim

Soy araştırmaları tarih ilmi bakımından ehemmiyetli bir mevzudur. Soybilim (Jenealoji) üzerine Türkçe yazılmış elimizdeki tek eser Yılmaz Öztuna‘nın beş dev ciltlik “Devletler ve Hanedanlar”ı. Bu çapta yenisinin yazılması da yakın-orta vadede mümkün görünmüyor. (Nasıl yazdınız diye soranlara, o kendine mahsus tarzıyla “Efendim ben manyağım” derdi. Estağfurullah diyenlere de “Efendim yazmayı denerseniz ne demek istediğimi anlarsınız” açıklamasını yapardı. Birkaç gün sonra ölümünün sene-i devriyesi. Nasıl da özledim.)
Mücadele etmenin imkansız olduğu kedim Beppa’nın soyunda bir acayiplik var, eminim. Onu araştırırken bile canım çıktı. Topladığım verilere göre kökeni Finlandiya orman kedilerine dayanıyor. Norveç de olabilir, hatta İzlanda. Demişken, Bernard Lewis‘in “İzlanda’da Türkler” makalesini de hatırlamış oluyorum. Kolay değil bu işler.
Geçen gün Nilhan Osmanoğlu vak’ası hakkında çiziktirmiştim. Şimdi de Naz Osmanoğlu vak’ası çıktı. Ve iş yine başa düştü.
Nilhan’ımızı yazarken 80’lilere laf atar gibi olmuştum sonra utandım. Naz da o nesilden. Hem işin içinde Mahur da var. Az günah da çıkarayım.
Keyfinizi yeterince kaçırdığıma/getirdirdiğime göre vak’aya geçeyim:
Tam adı Nâzım Zıyâeddin Nâzım (1985- , soyadı Osmanoğlu, “Naz” adını kullanıyor).
Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye usulünce “Efendi” o, çünkü padişahın/şehzadelerin soyundan gelen erkekler isminin sonuna bu titri alır. Kural; devletin adının ne olduğu, hanedan azası ile mensuplarının hangi titrleri kullanacağı vesair protokoller Tanzimat’la beraber son şekillerini almıştır. Temel gerekçe, bütün dünyada genel-geçer sistem ne ise ona ayak uydurmaktır. Cumhuriyet’ten sonra ise yeni devrin kurallarına uyulmuştur. Nasıl saltanatta ‘Bizdeki hükümdarlık da biz bir iki de hükümdar muavini atıyoruz’ dememişsek; ‘Bizdeki cumhuriyet ama biz onu başka türlü anlıyoruz, cumhurbaşkanının birkaç da yardımcısı olacak’, ‘Bizdeki demokrasi ama biz parlamentoyu üç dört meclisli bir şey yapıyoruz’ gibi keyfî laflar da etmemişiz. Kısaca bizde “Türk tipi” diye bir kural bulunmamakta (idi). O belki Türkler Viyana’yı (Washington DC’yi diye anlayınız) alırsa mümkün olur. ‘İşte aldık kuralı da koyduk, adı da “Türk Tipi”, nasıl ama mis gibi değil mi?’ diye o zaman sorabilirler. (Bir ara böyle fantastik kitaplar vardı piyasada, 11 Eylül’den sonraydı, yine revaçta mı bilmiyorum.)
Neyse ben yine sevimli ve yakışıklı komedyenimiz “Naz”a döneyim (bkz. Görseller). Hanedana sıhriyetiyle ilgili onun hakkında da düzgün bilgi bulmak zor olabilir. Bu zorluk, arada sırada uyduruk azalar zuhur ettiği için önemlidir. Mazbut soyu şöyle:
Sultan Mehmed (V.) Reşad
Mehmed Zıyâeddin Efendi
Mehmed Nâzım Efendi
Mehmed Zıyâeddin Efendi (dedesinin adı verilmiş)
Nâzım Zıyâeddin Nâzım Efendi (“Naz”)

Netice: Ahmet’le bu vak’alar ile tahlillerini konu alan bir kitap hazırlamamız şart oldu. O olmadan yapamam.
Vak’a için bkz. https://onedio.com/…/istanbul-sahnelerinde-bir-sehzade-5-me…
Naz hakkında gelişigüzel malumat ile muhtelif yorumlar için bkz. https://eksisozluk.com/naz-osmanoglu–2917904
Aşağıda ilk resimdeki Beppa, her gün defalarca ‘Ya bi git bela mısın nesin’ demek zorunda kalıyorum.
İkinci resimde Finlandiya orman kedisi ile o beladan kaçan zavallı tilkiyi görüyorsunuz.

kedi1

kedi2

 

Hastanın Şifa Kaynağı

Olan’dan sonra sadra şifa bir şey kaldı mı elimizde ona bakmalı. Sofi Huriler olmalı hayatımızda, retorik lafları olanlar değil.

ALiNEZiHi736.jpg

Kişi kendindeki bir eksiği göstermeye çalışırken son derece başarılı olabilir. Bir fazlalık yaratır, atamadığı yükü başkalarına devreder. Ziyadesi olmayanlar arasından çıkar böyleleri, o anlamın atfedildiği kişilerden. Dostluk üzerine yazdıklarıyla kalburüstü insanlara derinden tesir eden bir yazar tanımıştım. Yazmaya, hiç dostu olmadığını fark edince başladığını anlatmıştı. Hayli ileri yaştaydı. Etraftan hürmet görüyor, retorik cümleleri sadık tebaasının dilinden düşmüyordu.

samiha-229x300İki yetişkin kızı vardı. Güzel ve zeki idiler. Ama onların bahsi, bilinen bu iki çarpıcı özellikleri ile hiç geçmez babalarındaki mistik dostluk hassasiyetinin özneleri kabul edilirlerdi. Tahminimin aksine, herhangi bir teşebbüste bulunmadığım, böyle bir maksadım katiyen olmadığı halde onları da yeterince tanıma fırsatı buldum. İkisi de dostluk duygusundan mahrum yaratılmışlardı. Güzel konuşuyorlar, zekice şeyler söylüyorlardı. Söz sanatı ve natıka bir meziyet, belki de bir kabiliyet. Ama kızların o taraflarına kimse aldırmıyordu. Kimin çocukları olduklarına bakıyorlardı. Onlarda dostluktan anlaşılması gerekenin babadan mevrus idealini gördüler, onlara öyle muamele ettiler.

Baba açlık çektiği iyi insan olma ihtiyacını başkaları üzerinden karşılamıştı. Kelamına kudret vehmeden birkaç zengin vaktiyle bir araya gelmiş bir vakıf kurmuş, idaresini ona teklif ettiklerinde lütfen kabul buyurmuştu. Büyük dostun aynı zamanda emsalsiz bir hamiyetpervere dönüşmesi öyle başlamıştı. Efsane oldu, menkabeleri yayıldı. Öyle yukarıdaydı ki biyografisini yazmaya kimse cesaret edemedi. Tasvirde aciz kalacakları endişesindeydiler. (Bizde biyografi yazımının önündeki arkasındaki engel böyle bir şeydir.) Şifahi alana havale ettiler. O gerekeni nasıl olsa yapardı. Nitekim laf pek geniş bir sahada hükmünü icra etti. Sözün uzun düşüş çağında dahi unutulmadı -Jacques Ellul’ü de anmış olalım. Hakkında her vesile ile defalarca konuşma yapıldı. Söz adamı sözde kaldı.

Çocuklarını emanet görenler onlara hak etmedikleri ne varsa verdiler. Asıl istedikleri vermekse, neyseler onu vermek, hiçbirine makul gelmedi. İkisine de herhangi bir kurumun idaresi verilemezdi. Güven telkin etmiyorlardı. İyilik etme ihtiyacından mahrumdular. Herhangi bir kişinin onlar muhtaç olması ona aptal demelerine yetiyordu. Aralarında üç yaş olmasına rağmen ruhsuzluğun ikiz tezahürüydüler. Baba hatırına akla gelen her nevi tahsisat verildikten sonra unutuldular. Ama bugün de önemli kişilere bir telefon etseler mutlaka öncelikle itibara alınırlar. Güzel ve zeki olmalarını görünmezleştiren tuhaf kişilikleriyle yalnız yaşayıp gittikleri duyuyorum. Anne hakkında hiç bir şey bilinmemesi tek değerli kişinin o olduğunu gösteriyor. Diğer üçü tedaviyi reddettikleri zor bir hayat yaşamış olmalılar. Ya da biz merhamet ve adaletin anlamını bilmiyoruz. Çocuklarına ne olduğunu hâlâ merak etmek can sıkmaktan başka işe yaramaz.

ŞİMDİ TANIDIM

Büyük sanatçıların, değerli insanların adlarını ve eserlerini duymadıklarımız yahut isimlerini nadiren işittiklerimiz arasında yaşadığını değerli kişiye tesadüf ettiğimizde fark ederiz, talihimiz yaver gitmişse. Vuku bulduğundan kendinin bile haberi olmaksızın bir sürpriz çıkıvermezse izlerini aramak meşakkatlidir. Fakat müsmir de bir çabadır. Çünkü iyi insan, dost kişi onlara benzer.
O insanları görmek ihtiyacıyla göstermek gayretine girenleri takdir etmek icap eder. Sâmiha Uluant Ataman bir bilinmez dost kişinin peşine düşmekle ne iyi etmiş. 1897’de Halep’te doğan bir kadın. Kendi ifadesiyle “Mütedeyyin Arap Hıristiyan bir ailenin, bir reis-i rûhâninin kızı olarak dünyaya gelmiş”.

O aile sonra Antep’e göçmüş. Antep Amerikan Koleji, Cambridge’de edebiyat tahsili, İstanbul’a dönüş… Diller dişler, kitaplar çeviriler, memuriyetler, tekrar İngiltere, Birmingham’da felsefe ve ilahiyat… Bugün için, o vakte göre, baş döndüren bir hayat. Mühim olan, onun işin esası gördüğü şey, değerli insanların ona dokunuşları. Emsalsiz bir tevazu ile onun dokundukları. Bu hayatı öğrenmeye ne kadar ihtiyacım varmış. Şimdi Sofi Huri’yi daha da çok seviyorum.

BİR HÜZÜN

“Seni bir daha götüreceğim” dedi. İlk götürdüğünde mahvetmişti. Ancak yurt dışına gidince kurtulmuştum. Yalan. Çok ağladım arkasından. “Ağlarım Hatıra Geldikçe Gülüşlerimiz”. Sonra unuttum. Elde kalan hüzünle yaşayıp gidiyordum işte.

Dönmeyeceğini, geri gelmeyeceğini bilmenin hüznü. Ne işi var o zaman? Neden çıkıp gelmiş gibi yapıyor? Başa çıkamadığı hangi hüznün tesellisini arıyor bende. Ayrılık kopmaktır. Hiç bir gönül alma bağlamaya yetmez, izi kalır. Bir imkânsız takas. Mümkünün muhal olduğu münhal koltuk, zurnanın zırt dediği yer.

Hastanın şifa kaynağının siz olduğunuzu düşünerek gelişi, buna gerçekten inanışı ama ardından sizi de hasta ederek gidişi. Öyle olmasa, deriz ama olur. Olan’dan sonra sadra şifa bir şey kaldı mı elimizde ona bakmalı. Sofi Huriler olmalı hayatımızda, retorik lafları olanlar değil.