Bir aforizma seç!

Geçiciye mi söylüyorsun aforizmanı kalıcıya mı? Her ikisi/biri hakkında mı?

Hedefi olmayan yolları, yolu olmayan hedefleri severim.
Georg Simmel

İtirazım kolayca tanımlanmaya, önerim hemen teşhis koyulanın dışına çıkmaya davet. Bana bir yol aforizması söyleyin size kim olduğunuzu söylemeyeyim, çünkü bilmiyorum. Söyleyeyim deseydim maksadımı aştığım oranda saçmalayabilirdim.

Criminal Law filminde genç avukat yaşlı bilge hukukçuyla konuşurken ikide bir ‘ama’lı cümle kurmuştu. Yeri geldiğinde fırsatı kaçırmamış, bir söylem türü olarak her açıklamanın arasına bir hukukçu aforizması serpiştirmişti –onu hatırladım. Cevdet Paşa’nın diliyle örneklendireyim: “Berat-ı zimmet esasdır.” (Kişi suçu ispat edilinceye kadar suçsuzdur.) “Mevrid-i nasda içtihada mesağ yokdur.” (Açık hüküm varsa içtihat yapılmaz.) “Ezmanın tegayyürü ile ahkâm da tegayyür eyler.” (Zaman/şartlar değiştiğinde hükümler de değişir, hükümler değişimi takip eder.)

Filmin hukuk adamına göre bütün bu aforizmalar, “Özlü sözler, insan beyninin ürettiği en öldürücü silahlardır.”

OLMAZSA OLMAZ MI?

Onlar olmadan, aforizmalar, özlü sözler, metaforlar… Olmadan, bunlardan medet ummadan edemez insan. Toplum birey için bir nevi yoldan şaşma, yolu bulma macerasıdır. Bir yolculukta olduğunun farkında olan, yol bulmaya çalışan, yoldan çıktıkça depresif olan, sonra yeniden arayan insan kılavuz da ister. Hedefi veya hedefleri vardır. Yolunda/yollarında gidiyordur, yürümüştür, ulaşmıştır, ama her ulaşmanın anlamsızlaşma olduğuna da takılmıştır. Hem kılavuzların karga tabiatları da vardır, ulaştığında ölmüş de olabilir. Çelişkidir bu, aşılamaz -gerekmez de. Hedefsizlikle ve ‘yol’suzlukla ilzam edilmeyi göze alarak, çelişkiyi çözmekten, onu aşmaktan vazgeçmek mümkün.

DIŞARI ÇIK

Hedef-yol repertuvarının dışına da çıkılabilir. Yollarına gül döktüğümüz hedeflerimiz kadar hedefini bulmayan oklarımızı, bir yere çıkmayan yollarımızı da sevebiliriz. Niye olmasın! Nedir ki bizden geriye kalan?

Kalan sevmek olsun. Bu dünya bir Solaris çünkü, yeni keşfedilen gezegenlere umut bağlamanın alemi yok. (Yine kelime oyunu yapmadan duramadım. Âlem: evren. Alem: işaret.) Stanislav Lem anlatmıştı romanında. Tarkovsky’den sonra Amerikalılar da çekti -gözümüz oyuncularda kaldı. “Muhayyel” seyyare ile orası-burası uzamı-zamanı. Duygu-düşünce dünyamızda yolculuklar.
Bilimle iştigal eden bilir. Bir kalabalığa hitap eder. Bulunduğu veya göründüğü yerden muhataplarında/talebelerinde yolculuk yapar -duygu ve düşünce dünyalarında. Korku, ümit, ilgi, endişe, merak, beklenti… uyandırır. Hitap ettikleri de onun dünyasında yapar benzer yolculuğu. Sürçmeler olur, her yolun yanılgısı vardır çünkü. Hele muhatabımızda olandan fazlasını bekliyorsak. Yolculukların yapıldığı bir gezegen var. Adı, metafor olarak, Solaris. Gezegen bizim mi, dışımızda mı? Bilmiyoruz. Saf bilgi var mı, varsa hangi türü için ve ne için? Bilmiyoruz. Nabokov’un dediği gibi “gerçek”, tırnağa alınmazsa olmayan bir kelime mi, ondan da emin değiliz.

İNANMAK

Aziz Augustinus “Anlayabilmek için inanıyorum” diyor. Tanpınar, “Ben Evliya Çelebi’yi inanmak için okurum” diyor. Tek ihtiyacımız inanmak. Yolculuklar yapıyor, yaptırıyoruz. Korku ile ümit arasında yolculuk yapan biziz. Sonsuz yolculuk. Safiye Erol “Dünya serapları bizi efsunla kendine çektiği zamanlar, pınar başına dönüş yolunu kaybedecek kadar uzak gitmeliyim” demişti. Solaris’imiz, çelişik duygularla çıktığımız umuda yolculukta bir son menzil de değil belki. Tek yolculu yolculuklara, akıbeti belli hedeflere ikaz pınarı. Çabuk kaybol!
Diyelim Foucault’nun… Ezoterik sarkacına da aşinayız yaptığı yolculuğun seçme yazılarına da. Ama “Aşina olunan bilinmez” (Hegel). Ama’sız yapamayız. Bu gezegende yaşayanların ilgi ve merak uyandıran, düşündüren yolculukları vardır, eserleri de.

Foucault’nun hem bir “sınır deneyim” olarak yaşadığı cinsel tecrübeyle, hem de yine bir sınır deneyim olarak gördüğünden, heyecanla iki defa yaşamaya gittiği İran’da akıbeti belli devrim yolculuklarına çıktığı da aklımızda kalsın. Bu Yolculukları değerlendiren, onun “Hayatını ve düşüncesini yönlendiren ahlak ölüme yönelik miydi?” diye soran Mark Lilla’ydı. İngilizcede olmayan bir kelime önermişti, Grekçe hubris: İnsanın mahvına sebep olan, insanı felakete sürükleyen aşırı özgüven, kibir. Lilla’nın, “Foucault’nun İçsel yolculuğunu takip etmeyi seçebilir ya da kendi içinizde bir yolculuğa çıkmaya başlayabilirsiniz,” demesi ondan. ‘Bu tip egzersizlerin, içinde yaşadığımız ve diğer herkesle paylaştığımız politik dünyaya ilişkin herhangi bir şeyi açığa çıkarabileceğini (yol/hedef repertuarının bir son halkası olduğunu) düşünmek hem tehlikeli hem de dünyanın/Solaris’imizin tamamen farklı bir öz disiplin biçimini gerekli kıldığını anlamak’ zaruri görünüyor.

AYIRMALIYIM

Evet, ayırmalıyım iki yolculuğu. Geçiciye mi söylüyorsun aforizmanı kalıcıya mı? Her ikisi/biri hakkında mı? “İnsan, iyilik ve aşk adına, ölümün düşüncelerine egemen olmasına izin vermemelidir” mi diyorsun? (Thomas Mann, Büyülü Dağ, II, çev. İris Kantemir, Can, 2002, 191. Bu çevirmenin Kantemiroğullarıyla, Dimitri Kantemir’le bir bağı var mı merak etmişimdir.)
Ama ben “Ölümlülük her şeye anlam katar veya ne varsa siler. Nasıl yaşandığına bağlı bu?” Diyorsam peki? (Saffet Murat Tura, Şeyh ve Arzu, “Doğmak ve Ölmek”ten, Metis, 2002.) O halde yine soruyorum. ‘Nasıl yaşıyorsun, söyle, çünkü ayırım yapacağım!’ Kestimesi: Distinguo ergo sum. Ayırım yapıyorum öyleyse varım.
Hedef isteyen çıkarsa buydu hedefim. Olmasın istemiştim. Bilmediğim yola davet ediyordum, güya.

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s