Monthly Archives: March 2017

Özgün değilsin

Ursula’yı birlikte büyüttük, onu da gör ama. “Görüyorum artırıyorum: Muhalefetin yaratıcı diline hayranlığımız iktidar dilsiz olduğundandır. Şeytan!”

1

‘Acı içinde bir insan için bahar havasından daha acımasızı olamaz.’

(John Banville’in sözü tahrif edilmiştir.)

“Adamın karısını çalmış lol” dedi Ezgi, gözlerini hafifçe kaldırdı, baş sabit. Ellerine nasıl da yerleştiriyorlar o telefonu? İşaret parmakları uzunlamasına iki yana dokunur gibi. Onunki gibi ince uzunsa pek de estetik görünüyor. Baş parmaklar sağa sola hızla gidip geliyor. Diğer üçler kaykılıp düşmesine dayanak. Cihazın IKEA koltukta akıllı akıllı yan gelip yattığı bu elleri hayran hayran seyrediyorum. Arkadaşına attığı tivit menşorunun son kelimesini güzel gözleriyle bana da attı -gözlüğü daha güzel diyemem. Lol.
Ama o bir İrlandalı, diyorum.

“A neymiş adı?”
John Banville. Kendine Oliver Otway Orme diye sesleniyor. Otway annesiyle babasının onu yaptıkları sokağın adıymış.
“Wouvv!”

O da öyle diyor. Orme’yse tuvalde havalı duruyormuş, ressam ya. Baykuş gözüne benzeyen O, art nouveau r, kahkahadan sarsılan omuzlar misali m, sonunda lazımlık kulpu gibi e. Öyle diyor.
“Adını yazarken en sevdiğin harf hangisi?”
İkimizin de ikinci adındaki z. Birleşik el yazısı z kadar canti bir harf düşünemiyorum. Hem ben eski harfle z’yi de severim, tek göz kirpiğe benzer.
“Nasıl bir şey?”

ERİL MİZAH

Banville’de de eril bir mizah olduğunu düşünüyorum.
“Oraya nereden geçtin şimdi?”
Ursula’dan.
“O kim!”

Le Guin. Kadınlığın icadına nasıl da geç kaldığını inanılmaz bir humoruyla anlatmayı seçmiş: 2Zihinde Bir Dalga, (çev. Tuncay Birkan, Metis, 2017.) Yetmişine geldikten sonra, şimdi seksen yedisinde; kendinden sanki icat yokmuş gibi bahsedemeyeceğine karar vermiş. Geçmişte kalan toplumsal cinsiyetinin eksik erkeklikten ibaret olduğuna değinen tarihsel bir anlatı yazmış. “Kendimi Takdim Ederim” gibi kaç kişi yazabilir ki şu acayip alemde! Artık erkek yazarlara eksik kadın olarak bakmak zorundayım. Mesele John’un İrlandalı olma boyutunu çoktan aştı.

“Bir Dekan Anlatıyor’u okuduğunda da söylemiştin bunu. Eksik kadın olduğunu fark etmeyen her erkeğin akademi için zararlı olduğunu Rosovsky’den öğrendim demiştin. Onun kendisi için yazdığı referans mektubundan, o mektubun dilinden söz etmiştin. Her hatırladığımda, onunla birlikte hani şu Hakan mıydı neydi adı, mektuplarla tarihçilik yapan arkadaşın var ya, o gelir aklıma.”

Bırak şimdi onu ve telefonu bıraktığında eline aldığın Bataille’ın Nietzsche’sini de bir dinle. Mavi Gitar’ı Volkan dediği için aldım. Bir süredir tavsiye etmiyor, o sırada okuyup sevdiği kitabın adı laf arasında geçiyordu. Asıl öyle söylenince şiddetle merak ettiğimi sezmiş olmalı.

BANVİLLE’İN GİTARI

Karısını çaldığı saat tamircisi arkadaşı Marcus bir gün atölyesinde “Çalışmak Olly” demiş, kederli kederli, “ıstırabımı unutturan tek şey çalışmak.” Olly İşte bu adamın, saatini de değil, arada bir oyalandığı karısını çalmış. Bizi bu dünyaya atıp giden ve bir daha da yüzümüze bakmayan, O her ne ise işte, ondan bilemediğimiz baksa da göremediğimiz var ya, ondan/oradan ayrıldık diye mustaribiz bence. Hırsızlık edişimiz de ondan. Ben de seni çaldım, anlıyor musun? Senin de beni araklaman ondan. Bir farkımız seni çaldığım kişiyi tanıyorum oluşum.

Sen beni arakladığın kadını tanımıyorsun. Ben de bilmiyorum, bilsem söylerdim. Üstelik. Dilimi tutamam. Ya koparsa! Adamını, cazibenin merkezkaç kişisini çok iyi tanıyorum üstelik. Berbat hissediyorum, oyalandığı şeyi çaldım. Kederinin artı değeri artık benimle. Altalık.
“O dediğin şey vardı, Arapça mıydı neydi, oradan mı okuyorsun bunları?”

Levh-i mahfuz mu? Aklıma gelmemişti ama orada da yazdığına eminim. Füsusu’l-Hikem’e ya da Plato/n’un mağarasına bir daha bakmalıyım. Şu kadarını biliyorum: muhafaza edildiğinden, (hıfz, hafıza, hâfız, hafîz, mahfuz… hepsi aynı kökten kelimeler) korunduğu için okuyamadığımız o levhada sadece kaderimiz yazıyor. Kaza işleri ise bize bırakılmış, trafik kazaları dahil. Biz yapar sonra oturur yine biz yazarız. Bütün kazaların failleri erkek olduğundan her yazdıkları simülasyondur. İnanmıyorsan Baudrillard’a sor.

“Levimaz’da Ursula da yazıyor mu?”
Dedim ya, sadece erkekler yazmış bugüne kadar. Allah erkeklere yazı işi sizin demiş; veya o salaklar öyle anlamış, ellerinin şeyiyle kadına etmediklerini bırakmamışlar. Le Guin’in ilk cümlesi “Ben bir erkeğim.” Boşuna demiyor kadınlığın icadına kadar hepimiz erkektik diye. Bir tek Woolf’u hariç tutmuş, o da “çağının fazla ilerisinde” olmasındanmış. Akıllı kadın.
“Pis erkekler!”

Ursula’yı birlikte büyüttük, onu da gör ama.
“Görüyorum artırıyorum: Muhalefetin yaratıcı diline hayranlığımız iktidar dilsiz olduğundandır. Şeytan!”
Aman da ne eril önerme. Gerçi sen özgün olmak derdinde değilsin. Ne biçim eril kadınsan.
“Mavi gitarımla sana bir ses verebilseydim eğer görürdün erili dişili.”

Kimin geçmişi?

AHMET736.jpg

Kendimi veya kendisi hakkında konuşanları anlatabilirim. Geçmiş dün bilgisi ise eğer, tarihçi de haddini bilip dünle uğraşma azmine sahipse ciddiye alırım. Ama bana geçmişi açıklamaya çalışıyorsa onu teselli etmeye çalışırım. Üzülme geçer, derim. İçinde yer almadığım tarih beni niye ilgilendirsin, dışına çıkmayı beceremiyorsam?

Geçmiş hakkında mı konuşacağız, geçmiş hakkında konuşanları mı?

Bu bir totolojik soru değil. Herkes geçmiş hakkında birkaç kelam etmek ister. Ama bir taraftan da geçip gitmiş zamanı kim nasıl konuşmuş anlatmış diye merak edenler çıkmış ve oradan bir meslek doğmuş. Tarihçilik. Birinin sorduğu soruya cevap vermek için doğup gelişmiş sonra kendi sorularına atlamış. Ayrım sanıldığı kadar keskin görünmüyor. Varsa da erkeksi oluşunda, ki var.

Sınırlarım var, ben ancak ikincisi hakkında bir şeyler söyleyebiliyorum. Çünkü geçmiş hakkında konuşabilmem için felsefe yapmayı bilmem gerekir. Bunu yapamam, rezil olurum. Kendimi veya kendisi hakkında konuşanları anlatabilirim. Geçmiş dün bilgisi ise eğer, tarihçi de haddini bilip dünle uğraşma azmine sahipse ciddiye alırım. Ama bana geçmişi açıklamaya çalışıyorsa onu teselli etmeye çalışırım. Üzülme geçer, derim. İçinde yer almadığım tarih beni niye ilgilendirsin, dışına çıkmayı beceremiyorsam?

MARGARET’IN ADA’SI

Ada’yı, Lord Byron’ın kızını, anlayabilmem kızımı anlamamı sağlamıyorsa beni niye ilgilendirsin? Faydacı mıyım? Evet. Ada, Byron’ın değil annesinin kızıydı. Mahur da benim değil asıl annesinin kızıysa ve ben bunu bir tarihsel süreklilik biçimine bağlayamıyor ve ciddi ciddi sorgulayamıyorsam niçin tarihçilik yapıyorum? Marangozluk yapsam daha iyi olmaz mı?

Tarihçi Margaret MacMillian günümüz tarihçilerinin bir çeşit “yorucu eğilim”e girdiklerini margaret21-300x196belirtiyor. “Kendilerine ve geçmişi “nasıl yarattıklarına” bakmaya başladılar.”* Demek ki tarihçiyi yansıtan soruların mahiyetinde bir değişme başladı. Artık kendileriyle ilgilendiklerini gösteren soruları öne aldılar, tarihle ilgili soruları önce kendilerine yöneltiyorlar.

Augusta Ada Byron’ın hayatı MacMillian’ın dikkatini çekiyorsa onda kendi hayat hikayesinden bir şeylere rastladığı için. Ansiklopedilerdeki Lord Byron’ın kızı olduğu kaydını es geçerek evlendiği Lovelace kontundan mevrus adıyla sadece Ada Lovelace olarak anması da ondan. Ada tarihin insanlarından biri, “Sinir sistemimdeki bazı tuhaflıklar sayesinde, başkalarının algılayamadığı şeyleri algılayabiliyorum…” diyor. Gelişkin sezgisi ve matematik zekasıyla neredeyse iki yüz sene evvel bilgisayar programcılığının ilk iki isminden biri olmuş. Fakat tarih ona aldırmıyor. Diğeri birlikte çalıştığı Charles Babbage, onu anlatıp duruyor.

MacMillian önceki iki kitabında, Paris 1919. Dünyayı Değiştiren Altı Ayın Hikâyesi’nde** ve Barışa Son Veren Savaş’ta*** sayfalarca eril hırsın dünyayı mahvetme potansiyelini anlatmıştı. Erkeğin kavga etmek için kadın bahanesine ihtiyacı olmadığını, erkekliğin didişmek için yeterli sebep olduğunu biraz da ondan öğrenmiştik. Kadınlar kavga etmek için erkeği vesile edebilirler ama dünyayı cehenneme çevirmek için birbirini yemezler. Onlar için erkeği yemek yeterli mi; erkek ne görürse yemek istiyor, başta da hemcinsini mi desem? MacMillan bu iki eserinde kendini tanımak için asıl bunu soruyor gibi gelir bana.

HAYALLER VE İHTİMALLER

Sağda solda bu ara çok okunan Harari’nin Hayvanlardan Tanrılara Sapiens’te (çev. Ertuğrul Genç, Kolektif, 2016) tarihe ilişkin dediği şeye rastlıyorum: “Neden tarih okuyoruz? Fizik veya ekonominin aksine, tarih doğru ve tutarlı tahminlerde bulunmak için uygun araç değildir. Geleceği bilmek için değil, ufkumuzu genişletmek, mevcut durumumuzun ne doğal ne de kaçınılmaz olduğunu anlamak ve sonuç olarak önümüzde akla hayale gelmeyecek ihtimaller bulunduğunu anlamak için tarih okuyoruz.”
Anlayabiliyor muyuz?

*Tarihin İnsanları, çev. Özge Akkaya, Kolektif Yayınları, 2017.

**(çev. Belkıs Dişbudak, ODTÜ, 2004)

*** (çev. Belkıs Dişbudak, Alfa, 2014)

Uzak

Mostar köprüsü. Atlayıp gitti. Huriye! Köprü’yü uçurmalarının sebebi. Eminim.

ahetnezihi736

Myra! Dedim Serap’a, ‘öyle sereserpe okunarak anlaşılmaz. Gore Vidal var elinde, toparla biraz kendini. Öyle şaşkın baktı, yine, bir deliye bakar gibi.
Kanepede. Sırtını kolçağa dayamış. Ama orası sonra belini çok ağrıtıyor insanın. Kitap, büktüğü iki dizinin arasında. İşaret parmağını zarifçe kaldırıp sayfayı çevirirken bir hışırtı geliyor. Duyduğum en güzel ses.

O öyle Ara Malikian konserine benzemez, önce bir Urfa’ya gitmek gerekir. Üç liraya aldım diye öyle muamele etmemelisin. Bir rahat bıraksan, diyor. Tamam da onu bir dönem romanı gibi okumasan, gerçeküstücü diyenlere aldırmasan, içine girsen. Kime diyorsun bunları? Herkese. Biraz da benimle ilgilenmeyi denesen, girdiğimi bir görebilsen? Ben bir müzisyenim, girilecek çıkılacak yerleri bana sorsan!

1Yine mahcup etti beni.

Ertesi gün.

Malatya’ya gitmeye ve kös kös hikaye okumaya karar verdim. Yerden üç liraya aldığım Çağdaş Boşnak Edebiyatı Antolojisi’ni açtım. Derviş ve Ölüm gibi ünlüleri atladım. Yere eğildim. Kuğulu Park’ın bulvar tarafı, büfenin önü. Bermutad yerdeki kitaplara eğildim ve iki tane seçtim. Kaç lira? Hocam siz ne diyorsanız o lira. Biliyorsunuz sizi oğlumla tanıştırmak istiyorum. Bilkent bursluyu kazanacak gibi görünüyor, sizi bir dinlesin.

Yere eğilene herkes saygı gösteriyor. Ben de ona gösteriyorum. Eğiliyorum. Hep öyle kalsam.

HURİYE

Tim Parks ayrıntıyla anlatır ya, dünya edebiyatını çevirinin insafıyla tanıdığımızı. Adını ilk defa duydum. Niyazi Alispahiç:
“Tamburumda Huriye’nin sesi [ve…] tamburum Huriye’nin sesini verdikçe, hayat ölüm kadar güzel.”

Hayat hikâyenin adıyla son cümlesi arasında olup bitenler (mi?) desek? Olmaz. 2Bitmeyenler. Haniye’dir hayat. Onunla başlar ve biter. Onun ardından başlar bitmeyen. Karışıktır biraz, bizim dışımızda görünür, oysa dışımız değil dışkımız vardır dışarıda. Her şeyi oradan toplamaya kalkarız, bile bile. İçimizdedir; tamburun sesinde resmin selindedir… Oyun havasındadır. Biliriz. Sanırız. Emin olamamaya mahkumuz.

Evli bir kadındı Haniye ve onun bir kadına ihtiyacı vardı. Haniye bir insan, onun da erkeğe. Hep aynı erkeğe değil. Birbirlerini memnun edip gittiler. Bir dükkanda çalışmaya başladı. Sahibi ölünce adamın malı mülkü sarhoş üç mirasyedi oğluna kaldı. Huriye en küçükleri. Çok hoş bir kız. Ona da kadın ihtiyacıyla yanaştı. Huriye aşık oldu, biraz da o. Haniye’den geriye kalan bilinçdışı temizliğini daha yapamadan. Kim yapabilir ki!

Mostar köprüsü. Atlayıp gitti. Huriye! Köprü’yü uçurmalarının sebebi. Eminim.

Tambur sesi geliyor. Artık köslüğü bırakmalıyım.

İçeriden ve dışarıdan Japonya!

Naomi, Makusei ve biz. Tarihten uzak antropoloji, antropolojiden uzak tarih. Çünkü insan yok.

japon736

Bu Japonlar alem. Değiller. Kimse alem değil artık.

Sevdiğim iki yazardan birer kitap okudum. Tanizaki ve Nooteboom, Naomi ve Mokusei. İlki içerden ikincisi dışarıdan anlatıyor Japonya’yı, Japon’u. Birinin eksik bıraktığını diğeri tamamlıyor. Şu kısmı sen yaz demiş gibiler. Birbilerine. Böyle ikili kitaplar vardır, rastlayınca sarhoş olursunuz. Oldum.

‘Tamamlıyor’ dememe Cees Nooteboom itiraz edebilir. Çünkü o Japonya’ya gelen bir inalcik736-191x300yabancıya görmek istediği şeyleri gösteren Japonya’yla Japonlar arasında bir ayırım yapıyor. ‘Yok öyle yağma, burada insanlar yaşıyor’ diyor. ‘Tarihsel olana takılıp kalmayın!’

Japonlar için imparatorun doğum günü kutlamasında onun hangi yıl doğmuş olduğunun herhangi bir önemi yok mesela. Batılı bu gösterişli töreni takip etmek istiyor, Japon doğum yılının önemsizliğini bir kez daha görmek. Belçikalı Arnold’un Hollandalı arkadaşı De Goede “Japonya’yı anlamıyorum ben,” diyor, “çok şey biliyorum, ne kadar öğreniyor, biliyorsam o kadar az anlıyorum.”

DERDİMİZ NE?

Romanlarında kadın erkek ilişkisinde yaş farkı leitmotivinden vazgeçemeyen, doğu-batı arasında kalmış Japon’un paradisini onun üzerinden kuran Tanizaki’nin bakışından elbette çok farklı bu. Nooteboom Mokusei’de, ünlü yazara (batıda ünlü), “Tanizaki’den bir kitap” okuyup gelen batılının orada aradığını bulması/bulamaması üzerinden dokundurması boşuna değil. Ya da yine De Goede’a söylettiği “Onlar hakkında ne garip düşüncelerim var, biliyor musun?

Bütün büyük kahramanları başarısızlığa uğramış. İnsanların fark edilmemeyi, gizlenmeyi yeğlediği bir ülkede, herkesin yaptığını yapmayan ve umutsuzca başarısızlığa uğrayan birkaç deli, kahraman oluyor.” Nooteboom’un derdi antropolojinin insanıyla, tarihsel insanla değil.

japonlar-201x300Tanizaki “Japonya kozmopolit bir hâle geldikçe harmanlanıyor, ortaya türlü türlü doktrinler çıkıyor ve hem erkekler hem de kadınlar Batı’nın moda akımlarını benimsiyor” diye giriyor lafa. Acemi okur ‘Bu ne ya!’ diye bırakabilir hemen elinden. İdeolojik okur, milliyetçi filansa, ‘Vay tam bana göre’ diye düşünebilir. İkisi de yanılır. Onun derdi, öyle denebilirse, arada kalmışlığın, tam da arada kalmışlık sanılan şeyin parodisi. Bunu güçlü humour duygusuyla yapıyor. Bizden kimseye benzetmek istemem, her okur kendi seçsin. Beni ilgilendiren şu soru: Kimden yanasın diye soran olursa Nooteboom’dan, insan tarihi dışlar, bildiğini okur.

Bir de bizimkilerin sorunlu bakışı var tabii. Kendimiz kalamadığımıza göre Japonya’ya mı benzesek? Ne biliyorsun onun hakkında? Hiç!

TARİHİN JAPONU

Meici (1868) dönemine ağzının suyu akmış Osmanlı orta yolcularından geçilmez. Bir taraftan da onların aslında Müslüman olmaya karar verdikleri rivayeti dolaşır. 1904-5 Rus-Japon savaşında ise Çarlık Rusyası hakimiyetindeki Türkleri aynı havaya giriyor. Halbuki onları çarın askerleri olarak Japonlara karşı harp ederken tanıyorlar. Silahları çok iyiymiş, ezip geçiyorlar bizi diyorlar. O halde Rusları da ezebilirler. Sevelim onları, bizi öldürseler de, çünkü bizi Rus sanarak öldürüyorlar. Bir tanısalar bir görseler ezildiğimizi, bizi severler. Hem hemen Müslüman da olurlar. Zaten dinleri yokmuş, bizimki de en mükemmeli olduğuna göre çabucak geçerler İslamiyet’e.

Oralarda da Müslüman olmaya başladıkları rivayeti dolaşıyor. Oraları, savaştıkları ülkeyi bilmiyorlar ama. Mançurya’yı Japonya sanıyorlar. Ağıtlarında, türkülerinde ve destanlarında Japonya diye anlattıkları yer Mançurya. Nereden mi biliyorum? Japonya uzmanı tarihçi A. Merthan Dündar münhasıran bu konuyu incelemiş, oradan: “Rus-Japon Savaşı’nın Türk Halklarına Etkisi: Türkü, Ağıt ve Şiirlerde Japonya ve Japonlar”, Halil İnalcık Armağanı-III, DoğuBatı, 2017, içinde.

Japonya’ya ilişkin toplumsal algımızda pek bir değişiklik yok. Knowledge’ımızı da birkaç kişiyle idare ediyoruz. Dündar onlardan biri.
Naomi, Makusei ve biz. Tarihten uzak antropoloji, antropolojiden uzak tarih. Çünkü insan yok.