Monthly Archives: April 2017

Düşünceyle bulaşan coşkular

Hepimiz iki milyon yaşındayız, Jung öyle diyor. Anılarımızın, düşlerimizin ve düşüncelerimizin yaşını kimse hesaplayamıyor. Bizde hep bir başkası var, olacak, o da biziz, başkası yok. Tanpınar’la Benjamin’i anlarken bu açıdan da bakmamızı öneriyor Gürbilek.

NURDAN GURBILEK FOTOGRAF MUHSIN AKGUN RADIKAL

Ben yazar değilim. Ama yazarlar da kimin yazar olduğuna karar vermeseler iyi olacak. Beni bana seni sana bıraksınlar. Derken buldum yine kendimi. Saf okur yazarın dediğini o sanki şunu oku bunu okuma demiş gibi anlar. Saf okuru üzmek ahlaka aykırıdır. Yazar o dediklerini günlüğüne yazsın ve yayınlamasın. Okuduğum kitaptan söz ediyordum ona. Gerçek olduğunu yeni anlamaya başladığım kişiye. Ne kitabın ne onun adını vereceğim.

“Sen ne yaptın?”0000000356690-1-274x414
“Acı çektim.”
“Neden ve kaç çile?”
“Duvar’da hep başkalarını anlatıyorsun. Çok çile!”
“Hepsini uyduruyorum, senden önce bir başkası yok.”
“Bunu A’dan Z’ye düşünmem lazım. Allah’tan şu sıra Nigel’den onu okuyorum, Felsefe Okuma Rehberi’nin arkasından hemen ona başlamıştım da. Ha bu arada Felsefenin Kısa Tarihi’ni alma, onu beğenmedim… Sen ne okuyorsun?”
“George Eliot’tan Romancı Hanımlardan Hanım İşi Romanlar’ı gülerek okuyup yeniden Nurdan Gürbilek’e geçtim. Benden Önce Bir Başkası, iyi gidiyor.”
“Var mı bir başkası?”

“Hepimiz iki milyon yaşındayız, Jung öyle diyor. Anılarımızın, düşlerimizin ve düşüncelerimizin yaşını kimse hesaplayamıyor. Bizde hep bir başkası var, olacak, o da biziz, başkası yok. Tanpınar’la Benjamin’i anlarken bu açıdan da bakmamızı öneriyor Gürbilek, ya da bunu ben çıkarıyorum dediklerinden. Evet, Tanpınar 1953’te Paris’e gittiğinde Benjamin’i göremedi, çünkü on yıl önce 48 yaşında Fransa-İspanya sınırında intihar etmiş, pasajlar yarım kalmıştı. Birbirlerinden çok farklıydılar. Yakınlık duydukları yazarlar vardı ama uzlaşamayacakları da, Marx gibi.

Bu bir tarafa, ikisi de rüya görüyordu, anıları ve düşünceleriyle varolmaktaydılar; bu da diğer tarafa.”

“Daha bilmediğimiz bir sürü şey var değil mi? Birlikte anlıyoruz, anlamlandırıyoruz. Daha anlayacağımız çok şey var, iyi ki… Uykun mu var?”

“Evet, yeniden uyumak istiyorum, içinden ancak uyuyarak çıkabileceğim bir sıkıntım var. Normalim galiba. Hem belki seninkilere benzeyen düşler de görürüm. Senin Zeynep öğretmenin gibi, içinde çok sevdiğim ilk öğretmenimli, nasıl bir araya geldiklerini anlayamadığım Yıldız Kenter’li Atatürk’lü Hürrem Sultan’lı rüyalar…”

“Uyku uykunun mayasıdır. Ama dur bir dakika şunu da söyleyeyim. Bir deneme yazdım bugün. Abiler ve kız kardeş. Bir küçük paragrafı geçmedi. Güya Nigel’in Deneme Yazmanın Temel Kuralları’nda dediğini yapacaktım. İyi alışkanlıklar edinip her gün yazacaktım. Sonra zihnim diğer dediğine, aktif okumaya aktif dinlemeye kaydı. Tamam bu alışkanlık daha güzelmiş dedim ve yazmayı bıraktım. İçimi bir coşku kapladı. ‘Düşüncelerle ilgili coşku bulaşıcıdır.’ Bulaşıp kaldı. Anılar ve düşler de bulaşıcı mı? Ya arzularımız?”

Buna cevap verebilmem için yalnız Jung’a değil Draaisma’nın Düş Dokumacası’na da, hatta Borges’e de bir daha bakmalıyım. Ama bunun yerine birlikte Agamben okumayı teklif ediyorum. Çünkü o, insanlığın kaybettiği şeye vurgu yapıyor Çıplaklık’ta. Bizi bizim görmediğimiz görebilir, diyor. O’nun bakışından kaçmak birbirimize bakmaya mahkum olmaktır. Nietzsche’den başlamayan hiçbir bakış O’na dönemez, dönülmez akşamın ufkunda olduğunu fark etmeyen hiçbir aşk kaşıklanamaz. Bir yanda aşkın sihirli şarkısıyla okunmaz kıyıları diğer yanda “aşkım aşkım”lar. Biz ne ondan bundanız hem de ondan bundanız.

“Gelince anlatacaksın değil mi bunları? Otobüsle mi geliyorsun?”

Süpermiş

Neyse, Orhan Koçak zarif eleştiri alaşımına giderek daha fazla kalay katmaya başlıyor: Tehlikeli Dönüşler (Metis 2017). Yusuf Atılgan’a etmediğini bırakmayan, baştan beri hasetle eşitliği birbirine karıştıran sol’a demediğini bırakmıyor orada. Birikim’e yaslanıp Kürk Mantolu’ya geçiyor sonra ve bir örnek daha veriyor.

atılgan7.jpg

Dün doktora talebem mesaj atmış. Son konuşmamızı ve neler yaptığını yazıyor. WhatsApp’tan hem de, mail de atmıyorlar artık. Altında da kalpler kalpler ve daha bi sürü emoji. Allah Allaah noluyo bu gençliğe…

Onunla, ‘neden bir solcunun en sevdiği cümle “Ben solcuyum” iken bir sağcının “Ben sağcı değilim” mevzuunu dert etmeye ve incelemeye karar vermiştik. Sağdan geldiği için orayı zaten biliyor, bilmediğini öğrensin diye git sola bak dedim. “Tamam, nasıl olsa tez süresi kalkmış” diye sevindi. Bir de öptü giderken. Kalkmadığını anlatamadım. Hiç dinleme huyları yok bunların.

MESAJ MI GÜNLÜĞÜNDEN BİR SAYFA ANLAMADIM

“Sen soldan başla” dedi, “yazık onlar hiç iktidar yüzü görmedi.” Ama hocam, kültürel iktidar… “Kes!” dedi. Kızdı. Solcu galiba. O kadar da sağ çalışmıştım. Baştan başlayacağım.

Sağcıların okuma yazması olmadığı önermesini ertelediğime göre… Solcuların ciddi, nitelikli ama başıboş okumalar yaptıklarına yoğunlaşmam lazım.

Yoldan çıkmaya teşne oluşum işimi kolaylaştırdı. Harika. Orhan Koçak’ı tekrar tekrar okuyorum. Murat Belge’yi de. Yöntem belli: solu soldan eleştirenleri okuyacağım.

Birikim önemli. Dergi. Hep okurum. Kesik kesik. birikim-293x414

Harıl harıl nasıl da tetebbu ettim dediklerini. Hınç’a yazdığı önsözden başladım. Scheler’i başka türlü anlayamazdım. Sonra Klein çevirisini, Haset ve Şükran (Metis). Birden, hasud (çok hasetli) insanların ideolojik tercihlerine eğildim. Dalıp gitmişim. Sağcı dindarlarda çok görmüştüm, onları muhasede ederken (hasetleşirken) sizin de görmenizi çok isterim -solcu dindarlarınki daha sevimli.

Ardından Beckett’in Proust’u, çevirisi ve sunuşu. Orada yakaladım, iyi hoş da “(…) ama insanı taciz edecek ölçüde kılı kırk yaran, yapay ve neredeyse dürüstlükten uzak pasajlar da var. Onun hakkında tam ne düşüneceğimi bilemiyorum.” Kayıp Zamanın İzinde için tam da benim düşündüğümü söylemiş.

Yavaş yavaş birlikte düşünmeye başladık. Münafese eyledik (düşüncemizi nefisleştirmeye giriştik). Arapça’nın karşılıklılık/birliktelik kalıbını çok seviyorum. Mufaale, diyorlar ya, o! Eylem birlikteliği. Mütareke, muahede, mukabele, münakaşa: birlikte nakış işlemek; muaşaka: aşklaşmak; canım ne tatlı! Hem başka dillerden kelimeleri de yapabiliyorsun. Diyelim Türkçe sevmek, müsaveme (karşılıklı sevmek) der geçersin.

Neyse, Orhan Koçak zarif eleştiri alaşımına giderek daha fazla kalay katmaya başlıyor: Tehlikeli Dönüşler (Metis 2017). Yusuf Atılgan’a etmediğini bırakmayan, baştan beri hasetle eşitliği birbirine karıştıran sola demediğini bırakmıyor orada. Birikim’e yaslanıp Kürk Mantolu’ya geçiyor sonra ve bir örnek daha veriyor. Sabahattin Âli’yi bugünün okuru, hata ederek, “sol”dan biri olmadığı için mi seviyor? Diye soruyor. Yeni okur kitabın Berlin kısmını daha çok seviyor da çünkü. Ama emin değil Koçak, ya da öyle görünmeyi seviyor. “Yeni okurlar kitabı tastamam bu hatasından, bu sapmasından ötürü mü seviyorlar acaba -duygularının, eğilimlerinin bir sebebi olduğunu varsayarsak eğer?” Bu bana biraz yaşlı solcu/sağcı’nın yeni okuru küçümsemesi gibi geldi. Şimdilik şunu diyeyim. Çalışmamda Koçak eleştirimi dipnotta harcamak istemiyorum.

Niçe gece geç geldi

“Akademik Tarihçilik” temalı V. Tarih Çalıştayı vesilesiyle Antalya’dayım. Arada bir toplantı oturumlarından kaytarıp “Antalyalı Genç Kız”ı aramayı planlıyorum. Moderatör olarak buna hakkım var, hiç tereddüdüm yok.

an

İlk gün herkes geçen yıl Kocaeli’nde düzenlenen “Popüler Tarihçilik” temalı IV. Çalıştay’a atıflar yaptı, lafı uzatarak. Defteri çıkarıp karalamalar yaptım, birbiriyle alakasız notlar aldım, sıkıldım, gerildim, arada bir toparlandım. Girişte gençlerin elimize tutuşturduğu çantadan afilli bir yaka kartı, kalem, çalıştay programı ve bir bloknot çıkmıştı. Bloknot A4 ebadında kocaman bişey, defter demeyi tercih ederim. Ettim.

İlk kahve arasından sonra, bunu gece hatırladım, yanıma iki kişi oturdu. Dikkatim dağıldığından başımı çevirdim, iki kadınla selamlaştım ve yoğun mesaime döndüm. Yemek arası verilince ayaküzeri bir daha gördüm onları, sonra kayboldular. Müteakip iki oturumun ilkinde uyanıklar uyuklayanların fotoğrafını çekip Whatsapp’tan göndermeye başladı. Katılımcılar erkek, yani çocuk, hepsi tarihçi, yani daha da çocuk.

Akşam karnımı doyurduktan sonra odama çıktım. Yol yorgunluğuyla hava değişikliğine emekli, dul ve yetim oluşum da eklenince yapılacak en makul şey. Geçerken lobi ile fuaye arasında turist kalabalığı gördüm. Herşeye rağmen Rusların teveccühüne minnettarız. Ortama uygun ışıklandırma altında dört dansöz kıvırıyor. Peçelerinden pek farkedilmiyor ama endamlarına ve attıkları acemi küçük eskizlere bakılırsa, baktım, muhtemelen onlar da bizden değil. Aldırmadım, sebebini söyledim, yürüyüp gittim.

Oda da oda! Netice itibariyle Belek’te, Serik belediye başkanı tarihçi Prof. Dr. Ramazan Çalık’ın himmetleriyle bizlere tahsis edilmiş bir otelde kalıyoruz. Olacak o kadar. Da, başucumda böyle nefis bir nü tablo beklemiyordum. Neyse ona sonra bakarım, oda üç gün benim. Çantadan şu telefonu çıkarsam, ama önce şu defteri bir kenara koymalıyım, derken bir mektup gördüm. Zarfsız. Kadın yazısı.

Kork

Nezihicim,

Hocamla geldik dinlemeye. Sağınızdaki iki sandalye boştu. Kare plan yerleşme düzeni iyi olmuş, boşluğu gördük oraya yanaştık. Dibine ben oturdum, hocam da benim sağıma yerleşti, masaya doğru eğilip sana selam verdi. Tebessümle aldın, beni de ihmal etmedin.

Göz ucuyla baktığım düzensiz notlarının en altında “Seni seviyorum” yazıyordu, gözlerimi içe doğru genişçe açtım ve içime aldım. Bu adam, ah yazık, romantik dedim. Seni çok sevdim. Sen beni sevme, üzülürsün. Biz artık böyle seviyoruz, size benzedik, belki bilirsin. Kadınlardan kork. Bunu hak ediyorsun. Ama gene gel. Bunu da hak ediyorsun. Seziyorum.

Z.

p.s. Sana bazı sorularım var. […] Cevaplarını bir dahaki gelişinde Eylül’e bırakırsın. Butik bir kitapçıdır. Kime sorsan göstermez. Burada sadece onlar okuduğu için Ruslar için açtık.

Korkamıyorum

Z.cim,

Adın Zeynep bence, bir dükkana Eylül ismini ancak yaz sonu sonbahar Zeynep’i koyar.

Sorularına gelince, bence:

Sevgide duyguyu ancak abartarak aldığımız emsalsiz bir tat vardır. Henüz çok abartılı bir düzeye gelmesek de o tadı fark ediyor, biraz alıyor ve eli artırmak istiyorum. Aklımız da duygumuz da tam kıvamında. Az değiller. İkisinin birlikte anlaması ender rastlanan doğa olaylarından biridir.

Anlayamadığımız ise aşkın hakikati. Başka şeylerin de hakikatini deforme eden bir çağın insanlarıyız. Oysa onlardan hem bağımsız hem bütünleşik bir duygu aşk. İzah isteyen bir zihinle donanmış olmamız değil mesele. Her izah çağın kavram ve kurumlarına tâbi!

Eski akaid kitaplarında “İlim maluma tâbidir” yazardı. Aşk bahsinde ilmin bu ilkesi değişmedi. Bu çağ bildiğimiz, gördüğümüz, daha iyi anlayarak (niyeyse?) künhüne ermek istediğimiz benzersiz/kırılgan duyguyu insafsızca taciz ediyor. Aşk ilmine erişmek hiçbir devirle kıyaslanmayacak derecede zorlaştı. Etraf ciklet çiğner gibi “aşkım aşkım” diyenden geçilmiyor. Baksana.

Elimizde senin sezgi benim inanmak dediğim, aslında aynı şeyi kastettiğimizi düşündüğüm bir büyük âlem/entegre devre ve o devrenin kendine mahsus/özgün bir dili var. Lisanımıza çevirdiğimizde anlayabileceğimizi sandığımız bir dil. Ne büyük yanılgı! Devrenin dilini öğrenebiliriz, başka bir dile aktarmanın imkansızlığını baştan kabul edersek; Ted Chiang’ın “Hayatının Hikâyesi”nde (Geliş kitabının içinde) anlattığı şeye ya da hiç olmazsa Arrival filmine uyarlandığında gösterildiği kadarına eğilirsek.

Yirmili yaşlarını varsayarak söylüyorum, senin bu dünyayı şereflendirerek baharı yaz eylediğin tarihten bu yana bilimin maluma tâbi olmayan yalnızca istisnaları kaldı. Çağımızın bilimle uğraşan büyük beyinleri artık şunu çok rahat söylüyor: “O istisnalara ispatlayamasam da kesinlikle inanıyorum.” Kanıtı Olmayan Gerçekler kitabına bak istersen.

Fiziki/biyolojik izahla çözemediğimiz bu muhteşem arkadaşlığımızın başlangıcını o bilimciler de çözemiyor kısaca, ama inanıyor. Epigenler dışında her şeyi biliyoruz artık, o kadarını da bilemeyiz çünkü her yaptığı “keyfî”, hiçbir sisteme uymuyor diyorlar. Epi- bir ön ek, biliyorsun; her ne oluyor ise onu başlatan, isterse bitiren, yeniden başlatıp bitiren veya bir daha hiç bitirmeyen.

“İnanmak” diyorsun. Varlığı yahut yokluğu sadece bizi ilgilendiren o duygudan söz ediyorsun, tam da insan olmaya en fazla yaklaştığımız yerinden hem. Az daha yaklaşırsak yanacağımızı bildiğimiz kısmından. İnanmak yanmaktır. Çağımız bilimcilerinden fazlasını bilemeyiz. Kimin ne zaman yanacağına epigenler karar veriyor. Sana Kant’ın dediğini, ya da uzun uzun anlattığından ustalıkla çıkarılan yorumu, tekrarlamak isterim. Tekrarından ben de zevk alıyorum çünkü: Zaman herşey bir anda olmasın diye vardır, mekan herşey bizim başımıza gelmesin diye.

İnanıyorum.

N.

Valéry

Sabah güzel bir rüya ile uyandım. Mevzu Antalyalı genç kız olduğuna göre Tanpınar’a dokunmadan olmaz. Belli ki Valéry’nin sözünden hoşlanmış: “Velev ki, rüyalarını yazmak isteyen adam bile azami şekilde uyanık olmalıdır.” Ne kadar uyanık olduğumu bilemem. Aklımızdakiler ile gündüz, kalbimizdekiyle gece meşgulüz. Öyle görünürüz, kendimize. Geceye and olanda gündüzün aklı olmasa, ne hüznü hicranı ne iftirakı kaldırabilirdik.

“Bir şey ya romandır ya da tarih” demiş Javier Cercas, derginin biri de bu sözü kapağa taşımış, orada gördüm. Yazdıklarım hakkında karar veremiyorum, ne roman ne de tarih, ondan olmalı.

Duvar’ın istediği benim de bu vesileyle karaladığım kısa cv’ye bakılırsa tarih, ama öyle ciddi şeyler de yazamıyorum. Bildim bileli zihnime öncelikle “Tür” denilen şeyle dalga geçen yazarlar/yazılar sökün etmiştir, ondan olmalı -ya da Nietzsche’den.