Category Archives: Blog

Bolaño Şili Meydanı’nda

(…) onu arada sırada, iki normal insan yahut normalmiş gibi davranan ve normalmiş gibi yapa yapa normalleşen yahut önünde sonunda normalleşecek olan iki insan gibi dışarı çıkmaya, sinemaya gitmeye değil belki ama yürüyüşe çıkmaya mesela, ikna ettiğimi hayal ediyordum.” Roberto Bolaño, Lümpen Roman, s.93.

lumpenromanEskiden Şili’ye gitmek ister miydim, hatırlamıyorum. Çok daha eskiden hiçbir yere gitmek istemezdim, araba tutardı. Çocukken, dönecek bir yer yoksa herhangi bir yere gitmek istemez insan. Sonra gitmem gerektiğine karar verdim, mecburdum, ya da ben öyle sandım. Hem artık araba da tutmuyordu. Şimdi istemem Şili’ye gitmeyi. Bolaño‘yu okumayı tercih ederim.

Yıllarca önce de yetmişti ama bu o kadar eski değil. Şilili olduğunu da Vahşi Hafiyeler‘den öğrendiğim sıraydı. Uzak Yıldız‘la, Katil Orospular‘la, Tılsım‘la devam ettim. Ankara’daydım, ev soğuktu. 2666’ya Eskişehir’de girip çıktım, iki üç sene önce…

Ne oldu şurada Ankara’ya döneli, Lümpen Roman‘ı bitireli, Bolaño ölüp gideli, hikâyesini anlata anlata bitiremeyeli…

Lümpen Roman daha ilk sayfasında çok şaşırtı beni. Bu dünyadan geçmiş de işi dalgaya vurmuş gibi geldi. Durduk yere niye Etgar Keret‘leşti ki şimdi bu Bolaño, dedim önce. Tanrı olamayacağını anlayınca otobüs şoförü mü olmaya karar verdi. Öyle ya, öldü ölüyor ve o bunu biliyor. Boşver de oku dedim sonra.

Anne ve babasını bir trafik kazasında kaybeden iki kardeşin iki ayrı, birbirine benzemez yalnızlığı. 19 yaşındaki büyük kızkardeşin yalnızlığındaki aşırı aydınlık bilmeceyi çözmemiz gerekiyor. 15 yaşındaki erkek kardeş ergenliğinin alaca karanlığında -nasıl olsa bir ablam var, bir yolunu bulur. Artık daimî gün ışığına tahammül edemediğini bile kabullenmek istemeyen ablaya uyku, karanlık ya da Cioran lazım. Meğer onun Ezelî Mağlup‘u bir eski vücut geliştirme şampiyonuymuş. Carver’ın Katedral‘i tam da burada düştü aklıma, ama aldırmadım. O “kirli gerçekçi”ydi, bırak şimdi onu dedim -yedi bu damgayı yazık. Gerisini de söyleyemem zaten.

fullsizeoutput_2248
Birgül Çabuk Tepe’nin yağlıboya tablolarından biri

Şili Meydanı’nda “Küratör”deyim. Hoş bir mekan. Bir resim sergisi var. Sahipleri büyük bir incelikle eşlik edip gezdiriyorlar. Diğer tarafta akşam için canlı yayın hazırlığı. Cuma günleri sahneye Nur Yoldaş çıkıyormuş. Onu hep “Şamdanları donanınca eski zaman sevdalarının” şarkısıyla hatırlıyorum. Ergüder Yoldaş’ı ise bir ara çok dert etmiştim; hiçbir şey bilmediğim halde, belki de bu yüzden zihnimde ne senaryolar yazmıştım.

Advertisements

İlber Ortaylı’yı Tanımak

İlber Ortaylı’yı tanımak isteyenler çoğalıyor, artacak da galiba. İnsan tanıma “uzman”lığını, insan’a ilişkin olduğu için, dehşet verici bulan psikanalist Adam Phillips ‘Bazı insanlar vardır ki’ der, ‘tanımak kelimesini hiç duymamış olsalardı, asla tanımak için uğraşmazlardı.’

‘Tanımak’ denilen şey; ‘insan’a, ‘insanlık durumu’na ilişkin kaçınılmaz kültüraşırı boyutuyla birlikte öngörüleri şaşırtan bir kültürel tecrübe
sonuçta. Phillips’in kastettiği de bu olmalı. Sadece kendini merak etmek, kendini kendi üzerinden tanımayı mümkün varsaymak, kendini ve başkasını tanımayı baştan imkânsızlaştırır çünkü. ‘Ben’ ‘O’yumdur, ‘o’ da ‘ben’. ‘O’nda ‘ben’den vardır, ‘ben’de ‘o’ndan. Bunu tecrübe ederek fark ederim. Kültür bu tecrübedir işte. Tecrübe ettikçe öğrenirim, kendimi ve başkasını.

Bu kitapta bakışı bu olanların, kelimeyi duysun duymasın, ‘tanımak’ isteyenlerin yazılarını bir araya getirmeye çalıştım. Yazarların yalnız Ortaylı’yı değil, kendilerini de; bilerek bilmeyerek, kendilerinde olanı ve olmayanıyla, Ortaylı’ya bakarak anlattıklarını düşünüyorum. Başka türlü anlatmanın da ‘insanca’ olamayacağına inanıyorum. Kaldı ki insan ancak kendini insanda tanıyabiliyorsa, ki Goethe’nin dediği budur, tek işe yarar tanıma biçimiyle tanışıyor demektir.

ilberortayliİlber Ortaylı artık popüler bir isim. Uzun zamandır onun kadar popüler olan bir başka isim de olmamıştı. Bu 1999’da Osmanlı Devleti’nin 700. kuruluş yıldönümüyle başladı ve bir süreç haline geldi. Tahmin edilebilir bir süre içinde de rakibi çıkacak gibi görünmüyor. Bunda Türk eğitiminin “trajik başarı”sı sonucunda, üç kuşak sonunda çok uzak bir geçmişe dönüşen Osmanlı’yı hiç olmazsa son kuşağın bir hayli yakınına getirmiş olmasının payı büyük. Geniş kitle özlediği makul malumatın o kadar da erişilmez olmadığını, onu sadece televizyondan izleyerek, Ortaylı ile öğrendi. Hem, inanması zor ama bu popüler isim, üniversite profesörü bir tarihçiydi.

Ehil tarihçiler bilir, 80 Darbesi ve YÖK’le beraber Türkiye’de tarihçilik entelektüel endüstrinin orta ölçekli sanayi iş kolu haline gelmişti. Teknisyen ve pratisyen kadrolarıyla şiştikçe şişen bu işletmenin ne denli atıl kapasiteyle çalıştığını saklamak giderek zorlaşıyordu (Allahtan biraz özelleştirme oluyor da, bkz. İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, çok da fazla ümitsizliğe düşülmüyor, mevzi tesellilerle idare ediliyordu). Ortaylı olup biteni âşikâr etti. Sürekli ne dediğinin/yaptığının farkında olması gerektiği telkiniyle yetişen insanlara, dediğinin/yaptığının farkında olmayan bir üslupla hitap etti. Böylece, ‘oynadığının farkında oluş’u ele veren o itici teatrallikten artık bezildiği de anlaşılmış oldu.

Tarihçiden fazla bir şeydi Ortaylı. Yapay ciddiyetin yapaylığını bazen fırçayla temizliyor, bazen bir çekiç indiriyordu tepesine; çatlak yerlerine hemen bir cila atmayı da ihmal etmeden. ‘Geçmişe salt kendisi için değil, şimdiyi açıklamasına yardımcı olsun diye bakarız’ denir. Ortaylı, kurumundan geçilmeyen tarihe, sadece ‘yardımcı’ olduğunu hatırlattı. Asıl olan hayattı.

Fakat hayat da tıpkı tarih gibi fazla ciddiye alındığında sıkıcı olmaya başlıyordu. O zaman da hayatla, ölümle, tarihle, bilmem neyle flört etmeyi öğrenmek gerekiyordu –‘tanıma’yı hafife aldığımızı söyleyen A. Phillips’in Flört Üzerine’si bunu anlatır. İlber Ortaylı’daki, ölümden, hayattan bahseder gibi söz etme özelliği çok az insanda vardır meselâ. “İnsan haddini bilmeli kardeşim, Peygamber’den fazla yaşamak ayıp bir kere!” Kaç kişi kurar ki böyle bir cümleyi.

“Değer kim varsa, onun peşine koştum…”. Elinizdeki kitaba başlık olan Ortaylı’nın sözünü, adını yine onun verdiği Zaman Kaybolmaz kitabından aldım. Yazarlar da “değerler”in peşinden gidenlerden olsun istemiştim ayrıca.

imzaYazarlara teşekkür borçluyum. Yıllardır sohbet meclisine iştirak ettiğim Yılmaz Öztuna’dan Ortaylı hakkında bir yazı istirham ettiğimde “İlber için yazmayacağım da kimin için yazacağım,” demişti. Yazı bir hafta sonra elimdeydi. Öztuna’ya bir kez daha şükranımı ifade etmek isterim. İlk yayınlandıkları tarihler on yılı aşan bir zaman dilimine yayılan diğer yazıların yazarlarına da müteşekkirim. Yazılarının bu kitapta da neşrine izin verdiler. Kendilerine ulaşamadığım Enis Batur ve Tûba Çandar’ın hakları mahfuzdur. Onların yazıları olmasa kitap eksik olacaktı. Göze almaktan başka çare bulamadım.

Yazıları seçip bir araya getirirken üstün kabiliyet Hakan Kaynar’a çok danıştım, askerde bile rahat bırakmadım. Dostlarım Mehmet Özden ile Murat Yılmaz akıl verdiler; teklif ettiğim başlıklar arasında mevcut ismi seçmemi kolaylaştırdılar. Deniz Açıkbaş ön dizgileri yaptı, yol gösterdi. Onlardan, içten teşekkürümü kabul etmelerini istiyorum. Bütün hataların bana ait olduğu su götürmez, isterseniz üzgün olduğumu şimdiden söyleyeyim.

“Ey okuyucu, Tanrı seni uzun önsözlerden [takdimlerden] korusun”. Alıntı Borges’ten; Borges, Quevedo’dan almış, Quevedo da kim bilir kimden.

Şubat 2009, Ankara

Bu bir takdim yazısıdır: Gezgin ve Bilgin İlber Ortaylı’yı Tanımak, ed. Ahmet Nezihi Turan, Paradigma, 2009, s.IX-XII.

Yine de Aşağıdan Yukarıya

denize yakın mağaralarda
günlerce gözlerinin içine baktım,
ne ben seni tanıdım, ne de sen beni.
Seferis (Çev. Cevat Çapan)

Vaziyet vahim!
Alanına spesifik katkılar yapmış bir tarih profesörü facebookta bir sayfa paylaşmış, başlık şu: “Milletine küfretmeden de Nobel kazanılabiliyormuş.” Aziz Sancar bizden Orhan Pamuk sizden demek istiyor. Ama aynı gün bu ikilinin aynı ülkenin insanları olmaktan gayet memnun yeni çekilmiş bir fotoğrafı da dolaşıyor.

Mesele cumhurbaşkanının Sancar ve Pamuk’u birlikte davet etmesiyle çözülecek gibi de değil. 1963 Nobel Edebiyat ödülünü İzmirli (Urla) YorgoSeferis almıştı. Şiirlerindeki özgünlük 14 yaşında ayrıldığı memleket hissiyatından geliyor. Anadolu Rumlarının mübadele ile Yunanistan’a göçürülüşündeki katastrofiyi kimse onun kadar etkili anlatamadı. Böyle kabul ediliyor. Sancar’lıPamuk’lu (muhayyel) resepsiyonda Seferis de hassaten anılsa, aslında onunla birlikte üç nobelimiz var dense, yine olacak gibi değil.

Tarihçimiz, Aziz Sancar’ın işine, hücrelerin hasar gören DNA’ları onararak genetik kendi bilgisini korumasına hiç ilgi göstermemiş olabilir. Ama Kara Kitap’ı da okumamış Seferis’in bir şiirini olsun merak etmemiştir. Kendi (dar) uzmanlık alanından darlandığında “milli hassasiyet”ini göstermek isteyen meslektaşlarına katılarak yalnızlığını azaltmıştır.

Tarihçiliğin önemli isimlerinden Kemal Karpat son kitabında (Bir Ömrün İnsanları) Şerif Mardin için “Suyu Bulamayan Adam” diyor, haksızlık ediyor. Kim buldu ki suyu? Bu ülkenin tevarüs ettiği tarihi coğrafya 20 milyon km2, aranan su kaybedilen coğrafyanın neresinde kaldı, buraya hiç mi akmadı? Bilen yok. En şöhretli padişah Fatih’in Yahudi hekimi tarafından zehirlendiği kabul ediliyor. Ama ondan sonrakilerin hekimi de hep Yahudi. Osmanlı mimarisi bütünüyle gitse yenisini yapacak Ermeni usta yok. Canlarını Musevi’ye taşlarını İsevi’ye emanet etmişler. Su her yerde, herkesin içinde sanki. Kültürel mirasımız bu bizim.

Cumhurbaşkanı olmasa Atatürk memleketi Selanik’e pasaportsuz giremezdi. Fakat vatandaşlarının her yere pasaportsuz girebileceği bir ülke hayal etti. O halde bu ülke temsilsiz yapamaz. Buluncaya, yukarıya bakılacak bir model gelinceye kadar iyi, doğru ve güzel adına her meşgalede aşağıdakilere çok iş düşüyor.

İyimser olmasam Pessoa’nın “Anarşist Banker” hikâyesini bir daha okumak isterdim.

Yazı Metin Solmaz’ın yayına hazırladığı 100 Ne Olacak Bu Memleketin Hali, Hazır Bilgi Serisi (Ağaçkakan Yayınları, İstanbul 2016, s.43-44.) yayınlanmıştır.